Allah'a, Millet'e, Vatan'a Fedai

  • Dolar 8.5512
  • Euro 10.0853
  • GR ALTIN 495.39
  • ÇEYREK 813.19

Atatürk'ün Peygamber anlayışı

Atatürk’ün dinle ve dinin olmazsa olmazlarından olan nübüvvet (peygamberlik) kurumuyla alakalı değerlendirmeleri onun dinî sahadaki vukûfiyetini gözler önüne sermektedir.

Atatürk'ün Peygamber anlayışı
  • 20 Aralık 2020, Pazar 15:43

Atatürk, 30 Ekim 1922 tarihinde Büyük Millet Meclis’inde saltanatın kaldırılmasına ilişkin yaptığı konuşmasında Allah’ın peygamber gönderme ve Hz. Muhammed’i son peygamber olarak görevlendirme gerekçesini/ hikmetini şu şekilde dillendirmektedir:

“Ey arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür. Adât-ı ilahiyyenin tecelliyatına bakarak diyebiliriz ki, insanlar iki sınıfta, iki devirde mütâlaa olunabilir. İlk devir, beşeriyetin sebâvet /çocukluk ve şebâbet /gençlik devridir. İkinci devir, beşeriyetin rüşd ve kemal devridir. Beşeriyetin, birinci devrede tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi, yakından maddi vasıtalarla kendisiyle iştigal edilmeyi iltizam eder. Allah kullarının lazım olan nokta-ı tekâmüle vüsûlüne kadar, içlerinden vasıtalarla dahi kullarıyla iştigali, lâzime-i ulûhiyyeden addeylemiştir. Onlara Hz. Adem (a.s.)’den itibaren mazbut ve gayr-i mazbut bildirilen ve bildirilmeyen nâmütenâhi denecek kadar çok nebiler, peygamberler ve rasuller göndermiştir. Fakat peygamberimiz vasıtasıyla en son hakâyıkı diniyye ve medeniyyei verdikten sonra, artık beşeriyetle bilvasıta/aracıyla temasta bulunmaya lüzum görmemiştir. Beşeriyetin derece-i idrak, tenevvür ve tekâmülü yani insanlığın idrak derecesi, aydınlanma ve olgunlaşması, her kulun doğrudan doğruya ilhâmât-ı ilahiyye (ilâhi ilhamlar) ile temas kabiliyetine vasıl olduğunu kabul buyurmuştur. Ve bu sebepledir ki, Cenab-ı Peygamber, hâtemü’l-enbiyâ olmuştur ve kitabı, Kitab-ı Ekmel’dir...” (Borak, Sadi, Atatürk ve Din, İstanbul, 1962, 17)

Atatürk, Hz. Muhammed’in son peygamber olduğuna değindikten sonra onun “Usve-i Hasene” /en güzel örnek, model insan olduğunu ölümünden önce yayımladığı bir mesajında bütün insanlığa şu şekilde ilan etmiştir:

“Bütün dünyanın Müslümanları Allah’ın son peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s)’in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm Müslümanlar Hz. Muhammed’i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli, İslamiyetin hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.” (Sehbâî, Nedim, Urduca Yayınlarda Atatürk, Çev. Hanif Fauk, Ankara, 1979, 102; Erşahin, Seyfettin, ‘Atatürk’ün Hz. Muhammed Tasavvuru’, Diyanet Aylık Dergi, Mayıs, 2003, s. 16)

Atatürk, Kur’an’a olan bağlılığını ve sevgisini de onu ’Kitab-ı Ekmel’ yani (En Mükemmel (Şahane) Kitap) diye isimlendirerek belirtmiştir. Onun Kur’an’a olan muhabbeti her yerde sürmüş, Dolmabahçe Sarayı ve Çankaya Köşkü onun bu sevgisine hafızları çağırtarak sık sık Kur’an okutmasıyla tanık olmuştur. Yine o Kur’an ayetleri üzerinde araştırma ve incelemelerde bulunmuş, meşhur din bilginleri ve hafızlarla meal ve tefsir konularında fikir teatisinde bulunmuştur.

Atatürk’ün Din Eğitimini Gerekli Görmesi
Dinin milletin bekası ve huzuru için lüzumlu olduğunu bilen Atatürk, din eğitiminin öneminin de farkındadır. Ona göre din eğitimi planlı ve proğramlı bir şekilde örgün eğitim kurumları olan mekteplerde / okullarda verilmedir. O bu konudaki düşüncesini şu sözlerle dillendirmiştir:

“Her fert din ve diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası mekteptir. Fakat nasıl ki her hususta yüksek mektep ve ihtisas sahipleri yetiştirmek lazımsa, dinimizin hakikatini tetkik, tetebbu, ilmî ve fennî kudretine sahip olacak güzide ve hakiki ulema yetiştirecek yüksek müesseselere sahip olmalıyız.”

İslam ve onun peygamberi Hz. Muhammed ile kutsal kitabı Kur’an ve din eğitim ve öğretiminin gerekliliği hakkındaki bu değerlendirmeleri Atatürk’ün İslam’ı ve berrak mesajlarını özümsediğini göstermektedir. Onun İslam’ın gerçek manada bilinmesi ve yaşanması doğrultusunda önemli gayretler içerisinde olduğunu da bilmekteyiz. O, bu doğrultuda Kur’an-ı Kerim’in Müslüman Türk milleti tarafından iyi anlaşılmasını tedarik etmek için Meclis’ten kanun çıkartarak Mehmet Akif’e mealini, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’a da Türkçe tefsirini yapma görevini vermiştir. Bunlara ilaveten Hz. Muhammed’in hayatını kapsamlı bir şekilde anlatan bir siyer kitabının dilimize (Türkçe) çevrilmesini de istemiştir. (Bkz. Tüfekçi, Gürbüz, Atatürk’ün Düşünce Yapısı, Ankara, 1981,171) Atatürk’ün bu yaklaşımı kimi çevrelerce ‘cumhuriyetin din projesi, dinde reform’ bağlamında değerlendirilmişken, kimi çevrelerce de Atatürk’ün dinin anlaşılmasında gösterdiği içtenlik / samimiyet, tarihi bir çıkış olarak yorumlanmıştır.

Gene İslam’ın asli kaynaklarından biri olan hadislerin ilk defa Türkçe’ye çevrilmesini sağlamış, bu meyanda Sahih-i Buhârî Muhtasarı’nın yayınlanmasını da temin etmiştir. Söz konusu bu çalışmalarla Müslüman Türk Milletinin kendi dinini ana metinlerinden öğrenme imkânına kavuşmasını sağlayan Mustafa Kemal Atatürk olmuştur.

Atatürk’e göre, içinde bulunduğumuz durumun aşılması için dinden, öncelikle geleneklerin, hurafelerin, yalan yanlış bilgilerin arındırılması gerekiyordu. Bu, dinin özüne / aslına dönmekle mümkün olacaktı. Bunu sağlamak için de yukarıda isimleri geçen bilginlerden Kur’an’ın Türkçe tercüme ve tefsirinin yazılmasını istedi. Kamil Miras ve Ahmet Naim de yine bu çerçevede Tecrid-i Sarih’i yazıyorlardı. Ömer Nasuhi Bilmen’in Istılah-ı Fıkhıye Kamus’u da bu çerçevede yazılmıştır. Ancak dönemin sosyal ve politik şartları bu projenin devamlılığına imkân tanımamıştır. Söz konusu proje ulema sınıfından da çeşitli yönlerden eleştiriye maruz kalmıştır.

Bununla birlikte Mustafa Kemal Atatürk camide minberden cemaate hutbe okuyan ilk ve tek cumhurbaşkanıdır.

Atatürk’ün din ve Tanrı tasavvurunu en güzel anlatan konuşmalarından birisi de 7 Şubat 1923’te Balıkesir Zağnos Paşa Camii’nde yapmış olduğu hutbesidir. Bu hutbede Atatürk,

“Ey millet, Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah’ın selâmeti, âtıfeti ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenâb-ı Hak tarafından insanlara hakâyık-ı diniyyeyi tebliğe memur resûl olmuştur. Kanun-u Esâsîsi, cümlemizce malûmdur ki, Kur’an-ı azümişşan’daki nusustur. İnsanlara feyz vermiş olan dinimiz, son dindir. Ekmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, hakikate tamamen tevâfuk ve tetâbuk ediyor. Eğer akla, mantığa, hakîkate tevâfuk etmemiş olsaydı, bununla diğer kavânin-i tabiiyye-ı ilâhiyye beyninde tezad olması icab ederdi. Çünkü bilcümle kavanin-i kevniyyenin menbaı Cenab-ı Hak’tır.

Arkadaşlar; Cenab-ı Peygamber mesaisinde iki dâra, iki hâneye mâlik bulunuyordu. Biri kendi ikâmet eylediği hânesi, diğeri din işleriyle iştigal buyurduğu Allah’ın evi idi. Kendi husûsi işlerini kendi evinde görür, âmmenin, ümmetin hizmetini de Allah’ın evi olan cami-i şerîfte ru’yet eylerdi. Biz de Hazret-i Peygamber’in usûlüne ikdida ederek, milletimize taalluk eden husus için şu Beytullah’ta toplandık. Şimdi Hazret-i Allah’ın huzurundayız. Bunu bana müyesser eden Balıkesir’in dindar ve kahraman insanlarına arz-ı şükran ederim. Çok memnunum ve bu vesile ile büyük bir sevâba nâil olacağımı ümit ediyorum.

Efendiler, câmiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Her şeyden evvel itâat ve inkıyâd-ı tâmme ile ibâdet, din ve dünya için neler yapılması lâzım geldiğini düşünmek için yapılmıştır. Millet işlerinde her fert başlı başına bir hizmet ifa etmelidir. İşte biz de burada din ve dünya için istiklâl ve istikbâlimiz için, bilhassa hâkimiyetimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım. Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşüncelerini anlamak istiyorum. Amal-i milliyye, (milli emeller) irâde-i milliye (milli irade) yalnız bir şahsın düşüncesinden değil, bil’umum efrâd-ı milletin arzularının, emellerinin muhassalasından ibârettir. Binaenaleyh benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.”

Atatürk’ün dinin asli unsurlarından (inanç, ahlak ve ibadet) olan ibadetle ilgili düşünceleri dinin belirlediği ve Hz. Peygamber’in uygulamasıyla aktüelleştirdiği formel biçimiyle, yaratan-yaratılan/ tanrı- insan arasındaki samimi irtibatı temsil eden ibadet felsefesiyle ahenkli bir uyum halindedir.

Diyanet

Etiketler: atatürk islam

ANKET

Bir erken seçim öngörüyor musunuz?

NAMAZ VAKİTLERİ
yukarı çık