Lütfen bekleyin..

Yalçın Taze

Tersine bir anayasal süreç

21 Şubat 2017, 15:40

20. yüzyılın önemli hukukçularından Hans Kelsen’in “normlar hiyerarşisi” ismini verdiği kuramına göre;  

“anayasa, diğer bütün hukuki kurallardan ve yapılardan üstündür ve hiçbir kanun ve yapı, anayasaya aykırı olamaz.”

Buradan da hareketle, anayasa denince akla bir “üst yasa” geliyor; devletin, yetki, sorumluluk ve görevlerini, organlarının işleyişlerini, bireylerin temel hak ve yükümlülüklerini düzenleyen, tüm diğer yasalardan üstün ve tüm diğer yasaların odak noktası olan bir “üst yasa”…

Ancak tarihe baktığımızda, anayasal süreçler bir üst yasa bulma kaygısı ile şekillenmiş değil!

Tarihten günümüze, anayasal süreçler için İngiliz Magna Carta’sı bir çıkış noktası olarak kabul edilir. Türkiye’de ise kimilerine göre Sened-i İttifak, kimilerine göre ise Tanzimat Fermanı “anayasa tarihi” için bir milattır.

Bahsi geçen tüm bu anayasal belgeler/gelişimler toplumların, hükümdarları ve onların yetkilerini sınırlandırmak, iktidarların/hükümdarların kendi inisiyatiflerine göre değil, yapılan/yapılacak “sözleşme” uyarınca, kendilerinden ve kararlarından daha üstte bir “yasa” olduğunu kabul ve bu yasaya riayet ederek muamele etmesine aracılık eder.

Tüm yetkiyi elinde toplamış hükümdarın/hükümet edenlerin, kendi yetkilerini sınırlayacak bu gibi bir düzenlemeye neden razı geldiklerini, bu belgelerin/düzenlemelerin öncesinde yaşananlar ortaya koyuyor.

İsyanlar, ayaklanmalar, darbeler!

Bu açıdan bakıldığında da, hükümdarlarda temel bir kaygı; koltuk kaygısı!

Bu süreçlerin tamamında, toplumun, bir takım isyan ve ayaklanma hareketleri ile dayattığı bu yetki sınırlaması teklifine, hükmedenler, iktidarlarını kaybetmemek uğruna yetkiyi paylaşmak bağlamında yaklaşıyor.

Magna Carta’dan tutun da Sened-i İttifaka, Tanzimat Fermanı’na kadar anayasal süreçlerin isimlendirmesi dahi bir “sulh/barış” anlamı taşır; hükmedenle birey arasında bir sulh!

 “Büyük Özgürlük Beyanı”, “Birlik Senedi”, “Düzenleme Fermanı”

Türkiye’de, anayasal süreçlere baktığımızda da aynı yaklaşımı görmek mümkün. İster Sened-i İttifak’ı baz alın, ister Tanzimat Fermanı’nı, Türkiye’de anayasal süreçler, anayasanın ruhuna uygun biçimde “toplumsal sözleşme” olarak ortaya çıkıyor.

Devamlılığını tartışmıyorum!

Elbette burada hatırlatmakta yarar var; hem 1961 Anayasası hem de 82 Anayasası bir “toplum sözleşmesi” olmaktan çok ama çok uzaktır. Ancak yine de oluşum süreçleri açısından değerlendirince, bir benzerlik taşımadıklarını söylemek eksik olur.

Her iki anayasa da askeri darbeler sonrası, askeri idarelerin “emir-komuta” zincirinde yapılmıştır. Ancak, özellikle 1982 Anayasası, bireylerin hak ve yükümlülüklerini arttırmak, iktidarı sınırlamak bir kenara “askeri iktidara” daha çok hak, daha çok yetki vermiştir. Bu açıdan bakarsak Türkiye’de anayasal süreç, 82 Anayasası ile büyük bir kırılma yaşamıştır.

“Toplum sözleşmesi” yani, toplumun tüm paydaşlarının rızasını içeren akit olmak, iktidarları sınırlandırmak özelliğini yitirmiş, anayasa algısı da bu doğrultuda değişmiştir.

Maalesef anayasa denince, toplumun büyük kesiminde, devletin işleyişinin düzenlendiği bir “üst yasa” gelmekte.

Gerçi, suçlu olan toplum değil!

82 Anayasası’nı aynı saiklerle, dikta anayasası olarak niteleyen iktidarlar, bugüne dek “darbe anayasası”nda 18 defa değişiklik yapmış, ancak yine de her iktidar, kendi yetkilerini sınırlandırmak için değil, pekiştirmek için uğraşmıştır.

Bugün geldiğimiz noktada da 82 Anayasası ile nasıl bir kırılmanın yaşandığına şahit oluyoruz.

Anayasaların, hükümdarların/iktidarların yetkilerini sınırlayan, toplumun tüm paydaşlarına eşit yurttaşlık hakları tahsis eden “sözleşmeler” olduğunu tekrar göz önünde bulundurduğumuzda, 16 Nisan’da halkoyuna sunulacak teklife bir “anayasa” teklifi demek zor görünüyor.

Teklifin maddeleri birçok kişi tarafından irdelendi! Genel kanaat ve iktidarın da beyanı, bu değişiklik teklifinin, icrayı kuvvetlendirdiği ya da yetkiyi arttırdığı yönünde.

Değişiklik yapılan hiçbir maddenin bireylerin hak ve hürriyetlerini arttırmadığını, hükümdarın/iktidarın yetkilerini kısıtlamadığını çok net bir şekilde görüyoruz.

Bireylerin, ülke üzerindeki egemenlik haklarının birçoğunu “anayasa” denilen bir metinle iktidara, hatta hükümdara devrettiği bir değişiklik…

18 Maddede değişiklik yaparak millete “yeni anayasa” diye pazarlanan, ruhu itibariyle anayasa olmaktan çok uzak bir değişiklik…

İşte bu açıdan değerlendirince, Türkiye’de anayasal sürecin, tersine bir gelişim, daha doğru bir ifade ile gerileme yaşadığı aşikar.

İktidarın yetkilerini sınırlandırmaktan, iktidarın yetkilerini arttırmaya doğru tersine bir anayasal süreç yaşıyoruz; hukukun üstünlüğünden üstünlerin hukukuna evrilen bir süreç…

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=