Lütfen bekleyin..

İsmail Şahin

Annelik sancı demektir…

29 Ağustos 2016, 10:52

Tam kırkbeş yıl önce, bir dağ köyünde; zayıf, çilekeş bir kadının acılar çekmesine sebep olmuşum...

Her çocuk anneye "sancı" demektir...

Sancı; doğumla başlar, çocuklukta her tökezlenişinizde, yaralanışınızda, ağlayışınızda devam eder...

Çektiğiniz her acı, maddi veya manevi, anneye sancı olarak döner...

Yere her kalpaklanışınız, duyduğunuz azar, kavgada çizilen diziniz...

Annelik budur işte; sancılı başlar, sancı ile büyür; biraz yaşlanınca, herkesin "rahata kavuştu" dediği anlarda dahi annenin yüreğinde üç yaşındaki çocuktur ellilik evlat...

Sancı devam eder yani...

Yalancı bir rahatlık yok değildir hani...

Kimileri onu da göremez...

Çeker sancıyı, eserini ortaya koyar; şöyle kenara çekilip doya doya seyredemeden terk-i diyar eyler...

Hepimizin geçmişinde vardır bir sancılı kadın...

Benim annem, okuma yazma bilmeyen; yirmi yaşında babasının vermediği adama "kaçan" kendince cesur bir kadındı...

Kaçmak, içine girdiği dünyada yaşamanın yanında "cesaret" bile değildi...

Ömrü boyunca "kaçma"nın bedelini ödedi bu ümmi kadın...

Bir taraf için babaya "hain" olmanın, diğer taraf için ise "uyma gelen" gelin olmanın bedelini ödedi; sessizlikle, ezilmekle...

Koca mı?...

Koca, o zamanlar Anadolu coğrafyasında "sevgili" değildir henüz; evin sahibinin oğludur ancak...

Şairin dediği "soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen" bir varlıktır kadın...

Annelik bir mükafat değildir elbet; çünkü doğurmak o çağlarda kadın için "mükellefiyet"tir o kadar!...

Ve anne, kadın, yani erkeğin hizmetkârının ortak kaderinden birisi de "ümmi" olmaktır...

İslamın "oku" emri erkeğe inmiştir o demler...

Annem de o kadınlardan biriydi...

Sırtında gövdesinin iki katı yük; keçilerin, kurtların ve yaban domuzlarının kullandığı patika yollardan, üstelik yetmiş beş derece eğimli, sırtında yakacak ve ot, gençliğini değil kaderini yaşayan yüz binlerce Karadeniz kadınından biri...

Evlilik bu hayattan kurtuluş değil, fakirliğe kucak açıştan başka bir şey değildir...

İlk çocuktan başka çocuk yapmamak için içmedik kocakarı ilacı bırakmayan, çocuğu için "ölse de fukaralıktan kurtulsa" diye dua edecek kadar koyu bir fukaralıktır bu...

Bir anneyi oğlunun ölümü için dua edecek kadar çaresizleştiren fukaralık Karadeniz insanını bu coğrafyanın en göçebe insanı yapmıştır...

Göç, bu milletin kaderidir demiştim bir yazımda...

Bu kaderden o da kaçamadı...

Kopup geldiği Anadolu'nun boz topraklarında kucağında iki çocuk. Her şeye rağmen yapmaktan kurtulamadığı ben ve ağabeyim...

Ömrü çocukları için dua etmekle geçen bu ümmi kadın için "sancı" bitmez elbet...

Fukaralıktan kurtuluş, annelik sancısını dindiremedi.

Önce, çocukları ve ailesi için "sığınak" olacak yuvanın sancısını çekti...

Sonra, çocuklarına iyi bir gelecek sağlamanın sancısı.

Kendi ümmiliğine inat, çocuklarının okuması için yırtındı, yalvardı ve ağladı...

Her Karadenizli gibi çocuğunun "imam" olmasını istemedi; subay olsunlar isterdi...

Okuyup yazamasa da görebiliyordu.

Elinden geldiğince, yazarak değil "teşvik ederek" çocuklarının eğitimini yönlendirmeye çalıştı.

Okul yıllarımız onun sancısını dindirmedi. Sancının yerini endişe aldı...

Önce "başarılı olacak mı?", "okuyabilecek mi?" endişesi.

Sonra, "vatanı kurtarmaya" çalışan çocuğu için, "acaba başına bir şey gelir mi?" endişesi...

Endişelerin en büyüğü buydu onun için.

Annesine "bir şey yapacaklar çocuğuma" diye ağladığını yıllar sonra öğrendiğimde;  ancak anlayabiliyordum evlat kaybetme endişesinin büyüklüğünü...

O bizi kaybetmedi...

Ama biz onu kaybedeli tam yirmi altı yıl olmuş…

Ne hayalleri vardı kim bilir?...

Kendisi için değil tabii ki...

Çocuklarını evlendirip, torunlarına bakacak, kaynana olacaktı...

Çocuklarıyla beraber ihtiyarlayacak, onların ihtiyacına koşacaktı...

Ama nefesi yetmedi. Ömrü boyunca yüreğinde hissettiği sancı onu beyninden vurdu...

Bir Karadeniz köyünde başlayan hayat hikayesi, bir Anadolu kasabasında son buldu...

Anneliğin büyük bir şey olduğunu ölüm döşeğinde "hakkını helal et, en az annelik sana yaptım…" dediği zaman anladım...

Kırkbeş yaşındaydı, bense onsekiz...

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
40 gün önce
54 gün önce
103 gün önce
109 gün önce
116 gün önce
166 gün önce
187 gün önce
194 gün önce
222 gün önce
229 gün önce
236 gün önce
250 gün önce
257 gün önce
271 gün önce
278 gün önce
285 gün önce
292 gün önce
355 gün önce
376 gün önce
390 gün önce
432 gün önce
439 gün önce
459 gün önce
486 gün önce
523 gün önce
537 gün önce
565 gün önce
572 gün önce
579 gün önce
663 gün önce
698 gün önce
789 gün önce
803 gün önce
873 gün önce
901 gün önce
915 gün önce
971 gün önce
1111 gün önce
1118 gün önce
1125 gün önce
1132 gün önce
1139 gün önce
1146 gün önce
1160 gün önce
1174 gün önce
1181 gün önce
1216 gün önce
1230 gün önce
1237 gün önce
1244 gün önce
1286 gün önce
1335 gün önce
1363 gün önce
1398 gün önce
1412 gün önce
1434 gün önce
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=