Lütfen bekleyin..

İsmail Şahin

Seninki de gurbet mi?

04 Temmuz 2016, 00:40

Yirmi küsür yılda yazdığım yüzlerce yazının içinde en çok gurbet ve yabancılık üzerine olanlarını beğenirim. Bu durum gurbeti olanca ağırlığıyla ruhumuzda yaşamamızın tezahürüdür.

 

Gurbet ve gariplik, bu toprakların yabancısı olamadığı ve belki de moda tabir ile her şeyden çok “içselleştirdiği” en önemli kavramlardır…

 

Severiz hani gurbeti, uzaklaşmayı. Kavmî bir haslettir nitekim. Beşbin küsür yıldır akıp durduğumuza göre genetik kodlarımıza yerleşmiş bir husustur.

 

Yıllar önce memleketime dair bir gurbet hikayesi yazdığımda şöyle demiştim : “Dağların güzelliğinin ve denizin hırçınlığının “ekmek” olamadığı toprakların garip insanları, mısır ve fasülyeyle doyuramadığı çocuklarını doyurmak için oradan oraya savruldular. Kimileri sessizce, sırtına cüppesini, malasını veya ekmek küreğini sararak; kimileri de kafileler halinde ana yurdunu terk etti…”

 

Aslında Türk coğrafyasının hikayesi gitmek zorunda olanların hikayesidir. Ya yurtluk kaygısı ile ya da can kaygısı ile…

 

Bugün tarih kitaplarından veya yalan/yanlış “dönem” dizilerinden seyrettiğiniz kadar kolay olmuyordu “yurtluk” için yapılan göçler. O göç hikayelerinde yollara serpilmiş nesillerin hikâyesi de vardır. Dağ eteklerine bırakılan çocuklar, analar, babalar...

 

Vatansızlık zor iş vesselam. Ankara’yı bırakıp İzmir’e yerleşmek gibi bir şey değil…

 

Benim gibi ömrünü ikiden fazla şehirde geçirip kendisini gurbette yaşıyor zannedenlere gurbetin ne olduğunu göstermek için ülkenin dört bir yanına dağılmış soydaş köylerini gezdirmek lâzım…

 

Soydaşlarımızın sığındığı semtlerdeki durumu göstermek lâzım.

 

Sami ile tanışınca bayram arifesinde benim gibi anasız/babasız makulesinin “Her şey bana yabancı, her şey başka biçimde / Ben gurbette değilim, gurbet benim içimde” dizelerine yaslanıp “gariplik” edebiyatı yapmasındaki komediyi bir kez daha anladım…

Güldüm. “Seninki de gurbet mi?” dedim…

Ankara’nın Solfasol’ünde Sami. Dokuz sene önce, muhtemelen “can” derdinden Özbekistan’ın bir köşesinden kopup gelmişler. Alabildiğine fukaralığın yaşandığı, “kentsel dönüşüm” gerekçesi ile boşaltılmış gecekondulardan müteşekkil bir mahalleyi kendilerine “yurt” edinmeye çalışan binlerce soydaşımızdan birisi.

Sami en şanslılarından, hemen yanıbaşımızda unuttuğumuz soydaşlarımızın. Soyadı var, nüfus cüzdanı var ve okula gidebiliyor.

Şimdilik en önemli problemi “soyadı ile ismini uyumsuz” bulması. Soyadı Şahin’miş. Aynı soyadına sahip olduğumuzu görünce şaşırdı kaldı: “akrabayız Sami dedim”. Şaşırdı, aynı soyadına sahip olduğumuza mı “akrabayız” dememe mi, bilemedim.

İçinden “bu nasıl akrabalık?” diye geçirmiş olmalı haklı olarak…

Evet onlar akrabalarımız. Çok değil, ikibin yıl önce aynı steplerde at koşturuyordu babalarımız. Ama biz onları hemen yan semtte kimsesizliğe mahkûm etmişiz. Hadi öyle demeyeyim “unutmuşuz!”…

Siz Pazar keyfi yaparken hemen yanıbaşınızda öğretmen, doktor ve polis olmak isteyen lâkin bir nüfus cüzdanı bile vermediğimiz akrabalarımız var.

 

Siz bayram tatili için valizlerinizi topladığınız şu saatlerde “bayram bize de uğrar mı?” diye ufka bakan, gözlerini yaşartarak ömrünü geçirdiği Asya steplerine, Telafer’e, Kerkük’e yönünü dönüp iç çeken insanlar var.

 

Valizlerinizi bırakın, onlara uğrayın ve öyle gidin nereye gidecekseniz.

 

Gittiğinizde göreceğiniz manzarayı söyleyeyim. İnsanlar göreceksiniz kapı kapı gezip ellerinde hediye paketleri ile soydaşlarının bayramını bayram yapma telaşında olan.

 

Ankara’nın değişik semtlerinde kurdukları merkezlerle Türk devletinin “atladığı” Türkmen, Özbek vesair isimlerle andığımız soydaşlarının derdine derman olmaya çalışan insanlar göreceksiniz.

 

Ülkesine aldığı soydaşlarını mekteplerine almayan, onlara garip gerekçelerle kimlik vermeyen devlete inat onlara mektep açan, devletin açığını kapatmak için işini gücünü bir kenara bırakan sevdalı yürekleri göreceksiniz.

 

Her şeye rağmen karındaşlarını unutmayan bir zümrenin sessizce vazifesini yerine getirdiğini göreceksiniz.

 

Gidin ve onlara omuz verin. Bu bizim için mecburiyet, bir “lütuf” değil…

 

Bayramınız kutlu olsun.

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
47 gün önce
53 gün önce
110 gün önce
131 gün önce
138 gün önce
166 gün önce
173 gün önce
180 gün önce
194 gün önce
201 gün önce
215 gün önce
222 gün önce
229 gün önce
236 gün önce
320 gün önce
334 gün önce
376 gün önce
383 gün önce
403 gün önce
430 gün önce
467 gün önce
481 gün önce
509 gün önce
516 gün önce
523 gün önce
607 gün önce
642 gün önce
733 gün önce
747 gün önce
817 gün önce
845 gün önce
859 gün önce
915 gün önce
1055 gün önce
1062 gün önce
1069 gün önce
1076 gün önce
1083 gün önce
1090 gün önce
1104 gün önce
1118 gün önce
1125 gün önce
1160 gün önce
1174 gün önce
1181 gün önce
1188 gün önce
1230 gün önce
1279 gün önce
1307 gün önce
1342 gün önce
1356 gün önce
1377 gün önce
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=