Lütfen bekleyin..

Ertuğrul kimin 'dirilişi'i?

Tarihin sanata taşınma, sanatta canlandırılma sürecinde ise tümüyle ‘inşa’ olan bir dünyayla muhatap oluruz. Sanatın tarihle ilişkisi, yazılı ilk metinlerden itibaren tartışılmış; bu bahiste çok söz söylenmiştir. Sanattaki tarihin ‘tarih’ olmadığı, bu sebeple sanatın, tarihi, gerçek olarak yansıtıp yansıtmadığı noktasında eleştirilemeyeceği açıktır. Bir romancıyı, eserinde tarihi yanlış aksettirdiği için eleştirmek, ‘metin dışı bir eleştiri’dir. Çünkü elimizdeki metin romandır; tarih kitabı değil. Tarihî romanları, sinemaları, tiyatroları ‘gerçeğe uygunluk’ açısından yargılayamayız. Ama her sanat eserinin bir tasavvura dayandığı da ortadadır. Bu açıdan tarihin, sanatta işlenme biçimine şekil veren tasavvuru, irdeleme ve üzerinde düşünme hakkına sahibiz.

Kemal Tahir, kendini ve toplumunu anlamak çabasına giren her insanın Osmanlı gerçeğine mutlaka eğilmek zorunda kalacağını belirtir. İster reddetmek isterse oradan kendine bir ‘tarih inşa etmek’ için olsun, geleceğe ilişkin tasavvuru olan her fert, her düşünce akımı, her politik görüş Osmanlı ile hesaplaşmak durumunda kalmıştır. Tanpınar’ın deyişiyle, “Mazi daima mevcuttur. Kendimiz olarak yaşayabilmek için onunla her an hesaplaşmaya ve anlamaya mecburuz.” Yıkılışının üzerinden yaklaşık yüzyıl geçtiği halde, her yıl artan oranda, yüzlerce romanda, hikâyede, tiyatroda Osmanlı’nın konu edilmesi, milletlerin geleceğini kurarken geçmişle hesaplaşma zaruretini ortaya koyuyor. Entelektüel dünyamızda yerleşmiş bir disiplin olarak tarih felsefesinden bahsetme imkânımız olmadığından, Osmanlı’nın ‘kimliği’ etrafındaki tartışmalarda, entelektüel duruştan ziyade heyecanların, heveslerin, zanların, algıların hâkim olduğu görülür. Bugünlerde TRT tarafından büyük bir emekle yayınlanan ‘Diriliş-Ertuğrul’ dizisi de bütün bu tartışmaların arasında yol almaya çalışıyor. Ama öncekilerden bazı ‘farklarla’…

‘Diriliş Ertuğrul’ dizisi, sadece teknik altyapısı bakımından değil, tarihi okuma, sunma ve inşa biçimi bakımından da ‘iddialı’ bir yapım olarak öne çıkıyor. Tarihi konu alan diğer kurgusal eserler gibi ‘Diriliş Ertuğrul’u da tarihî ‘gerçeği’ ne kadarıyla yansıttığı noktasında tenkit edemeyiz. Ancak Ertuğrul Gazi’nin hikâyesi etrafında kurgulanan ‘Diriliş’in nasıl ve ‘kimin dirilişi’ olduğu sorgulanmaya açık.

Osmanlı’nın kuruluşu ile ilgili Türk sinemasındaki hamâsî filmleri bir yana bırakırsak Türk edebiyatında bu dönemi belli tezler etrafında romanında kurgulayan isimlere bakabiliriz. İlk planda akla Kemal Tahir, Tarık Buğra ve Mustafa Necati Sepetçioğlu gelir. Her üç yazar da tarihi kurgulamakla beraber Osmanlı’yı ‘görme biçimlerinin’ dayandığı tezle farklılık arz eder.

MODERNİST ZİHNİYETİN BEN VE ÖTEKİ KURGUSU

Kemal Tahir, Devlet Ana romanında Ana-dolu’nun tabiî ve tarihî koşulları etrafında, kısmen de Marks’ın Asya Tipi Üretim Tarzı ekseninde Osmanlı’nın bir uçbeyi olarak kuruluşunu kurgular ve bu kuruluşu anlamaya çalışır. Tarık Buğra’nın Osmancık romanı da aynı dönemi konu alır ve Osman Bey’in biyografisi etrafında bir devletin ortaya çıkışını irdeler. Kitabın alt ismi olarak ‘Cihân Devletini Kuran İrade, Şuur ve Karakter’ vurgusuna yer verilmesi, romandaki tezi ortaya koyar. Buğra, Osmanlı’nın ‘sırrının’ peşindedir. Yayımlanmasının ardından ‘Kuruluş’ adıyla TRT tarafından dizi olarak çekilen roman, 12 Eylül yönetiminin özellikle ‘Türk İslam sentezini’ topluma dikte etmek için desteklendiği yönünde eleştirilir. Ancak gerek filme gerek romana bakıldığında, Tarık Buğra’nın bir felsefe etrafında Osmanlı’yı anlama çabası içerisine giriştiği anlaşılır. Mustafa Necati Sepetçioğlu ise Çatı, Kapı, Kilit gibi nehir romanlarında konuyu işler. Her üç yazar da aynı coğrafyada aynı dönemi, aynı olayları farklı perspektifle kurgular. Ancak hepsinde ‘yerli’ bir bakış ve tasavvur öne çıkar. Her üç yazar da Osmanlı’yı tarih sahnesine Devlet-i Âliyye olarak çıkaran ‘ruh ve iradenin’ izini sürer; tartışmasını yapar. Bu açıdan söz konusu eserlerde okunan, ruhuyla birlikte kurgulanan ‘Osmanlı’dır.

‘Diriliş Ertuğrul’a gelince dizi, Ertuğrul Gazi’nin babası Süleyman Şah’tan beyliği devralma sürecine odaklanarak Ertuğrul’un gerek iç gerek dış ‘mihraklara’ karşı mücadelesini konu alıyor. Diziyi seyredince, hamâsî duygularımız kabarıyor, hainlere kızıyor, dört bir yanımızın hainlerle sarılı olduğunu anlıyor ve kendimizden başka dostumuz olmadığına dönük kanaatimiz pekişiyor!... Dizi için açılan web sayfalarındaki seyirci yorumlarına baktığımızda da dizinin bir heyecan dalgası meydana getirdiği anlaşılıyor. Oysa çok temel bir soru hep havada kalıyor: 1200’lü yılların karışık bir coğrafyasında, böyle bir toplum nasıl oldu da aşiretten bir devlet haline gelebildi? Romancılar, evvela bir felsefe etrafında romanlarını kurguladıklarından, her biri kendince bu soruyu tartışıyor. Dizide ise tam bir postmodern durum olarak araya serpiştirilen zikir sahneleri, İbn Arabi Hazretleri’nin sözleri, bir felsefeden öte, devamı için: http://www.zaman.com.tr/yorum_ertugrul-kimin-dirilisii_2288410.
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=