Lütfen bekleyin..

'AKP hovardalık ekonomisi yürüttü'

23 Temmuz 2013, 01:41

‘Türkiye, dışa bağımlı büyümeden vazgeçemediği için ekonomisi kırılgan’ diyen Dani Rodrik "AKP hovardalık ekonomisi yürüttü" dedi.

Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş

Dani Rodrik dünya çapında tanınan bir bilim insanı, başarılı bir ekonomist. 30 yılı aşkın bir süredir Harvard Üniversitesi’nde ders verdi. Aynı zamanda Balyoz davasından tutuklu emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın da damadı. Bugüne kadar büyük titizlikle Balyoz davasının esasını oluşturan belgelerin ve CD’lerin sahteliğini ortaya koyan çalışmalar yaptı.

Hatırlarsınız geçen ay da Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile Twitter üzerinden Türkiye’nin ekonomik büyüme verilerini tartışmışlardı.

Şimşek ile Rodrik arasındaki yazışmada, Bakan Şimşek, Türkiye’nin gayri safi milli hasılasının son 10 yılda dolar bazında üçe katlandığını açıklarken, Rodrik hesaplamanın reel olarak yapılması gerektiğine işaret ederek, 10 yıldaki büyümenin yüzde 67 olduğunu ileri sürmüştü. Tartışma sonunda Türkiye’nin ekonomik büyümesi ile ilgili hesaplamalarda reel veriler yerine cari verileri kullandığı ve böylelikle rakamları şişirdiği ortaya çıkmıştı.

Biliyorsunuz uzun bir süreden beri Türkiye ekonomisinin birbirinden hayli farklı iki tablosu çiziliyor. Biri, iktidar çevrelerinin sürekli vurgusunu yaptığı yüksek hızlı büyüme, diğeri ise devasa dış borcu, artan işsizliği, ucuz ithalat cenneti haline gelmesi... Biz de sorularımızı Prof. Rodrik’e yönelttik.

- Gezi Parkı’ndan başlayarak yayılan protestolar karşısında geliştirilen resmi söylem; “Türkiye ekonomisi dünyayı kıskandıran başarılar göstermekteyken bunu çekemeyen iç ve dış düşmanlar...” şeklindeydi. Türkiye gerçekten de ekonomik başarılara mı imza atıyor? “Büyük fedakârlıklar pahasına” elde edilen bu başarı şimdi birtakım “iç ve dış güçlerin ve faiz lobisinin” kışkırttığı bazı çevrelerin yarattığı siyasi istikrarsızlık nedeniyle tehdit altında mı gerçekten?

Burada iki değişik soru var. Birincisi, Türkiye’nin son 10 senesinin ekonomik karnesiyle ilgili. Buna cevabımı şöyle özetleyebilirim. AKP döneminde Türk ekonomisi kendi geçmişine kıyasla nispeten başarılı bir büyüme oranı kaydetmiştir. Ancak aynı dönemde Türkiye ile benzer konumda olan birçok orta gelir ülkesi de gayet hızlı büyüdüğü için bu başarının en azından bir kısmının dünya konjoktüründen kaynaklandığını söyleyebiliriz. Türkiye dış borçlanmaya meyilli bir ülke olduğundan, özellikle sermaye akımlarının bolluğundan ve dünya faizlerinin düşük olmasından faydalanabilmiştir. Ayrıca, bu dönemde Türkiye, dış kaynaklara bağımlı, düşük tasarruflu büyüme modelinden vazgeçemediği gibi, bu model daha da perçinlenmiştir. Bunu GSMH’nin yüzde10’larına varan cari açıklardan görüyoruz. Bu bir ekonomik “fedakârlıktan” çok hovardalığın belirtisidir. Yani tasarruf yerine tüketim özendirilmiş, iç kaynak yaratılamamıştır.

‘Türkiye krize dayanamaz’

Cari açıkları finanse eden kısa vadeli sermaye akımları çok çabuk yön değiştirebilir. Bu da TL’nin ani değer kaybına, enflasyonun artmasına, harcamaların kısılmasına ve işsizliğin artmasına, yani yeni bir krize yol açabilir.Türkiye’nin ne rezervleri ne de mali yapısı olası bir finansal krize dayanacak güçtedir.

İkinci sorunuz, “faiz lobisi” ile ilgili. Başbakan’ın öteden beri bu konuda bir saplantısı olduğunu sanıyorum. Türkiye’nin kronik yüksek faizlerini, enflasyon beklentilerinin, belirsizliğin ve mali politikaların zayıflığının sonucu olarak kabul etmek yerine -ki iktisaden böyledir- bu sorunları yüksek faizlerin kendine atfetmeyi tercih ediyor. Yani sebep-sonuç mantığını tersinden okuyor. Bu da faizleri yüksek tutmak isteyen ve bunu beceren gizli eller gerektiriyor.

Hükümet yetkililerine “Kimdir bu faiz lobisi” diye sorduğunuzda “onlar kendilerini bilir”den daha anlamlı bir cevap alamazsınız. Çünkü mali piyasalar öyle birkaç kişinin kolayca yönetebileceği piyasalar değildir. Piyasa oyuncuları faiz değişiklerinden para kazanırlar. Yüksek faizin tek gerçek kazananı, parasını bankaya ya da devlet tahviline yatırmış emeklilerdir. Onların da bir araya gelip faiz lobisi teşkil ettiğini sanmıyorum.

- Geçen haftalarda Fed Başkanı Bernanke, “piyasa oyuncularının” uzun süredir korkarak bekledikleri haberi duyurdu: Fed tahvil alımlarını durdurmaya (parasal genişlemeyi) ve 2014 ortasından itibaren de faizleri “normal” düzeylerine doğru yükseltmeye karar verdiklerini açıkladı. Bu aslında beklenen bir haberdi ancak büyük dalgalanmaların önü alınamadı. Hem küresel piyasalarda hem de Türkiye’de panik satışlar oldu. ABD’de yıllık faizler hızlı yükseldi, altın fiyatları daha da düştü. Tüm bunlar küresel ekonomide yeni bir dönemin başlayacağının işaretlerini mi veriyor? Gelişmekte olan piyasalar ve özellikle Türkiye durumdan nasıl etkilenir?

Piyasadaki son dalgalanmalar aslında Fed’in bir strateji değişikliğinden çok piyasayla komünikasyonundaki bazı aksaklıklardan dolayı ortaya çıktı. ABD ekonomisi çok ani bir iyileşme gösteremediği takdirde Fed’in politikalarında esaslı bir değişiklik olacağını sanmıyorum. Ancak mali piyasalar, beklentilerin ve psikolojik etkenlerin önemli rol oynadığı piyasalardır. Ve bunlar gayet çabuk değişebilir. Daha yakın zamana kadar aralarında Türkiye’nin de olduğu gelişmekte olan ülkelere dair çok iyimser büyüme tahminleri yapılıyordu. Bu tahminler artık geriye doğru çekiliyor.

‘Güçlükler yaşanacak’

Türkiye ve Brezilya gibi ülkelerdeki sosyal çalkantılar risk algılarını artırıyor. Bu yüzden, Türkiye ve benzer ülkelerde faizlerin ve kurların artık artmaya başlayacağını, dış açıkların finanse edilmesinde bazı güçlüklerin yaşanmaya başlayacağını tahmin ediyorum. Bu süreçte iyi bir kriz yönetimi çok önemli. Maalesef “faiz lobisi” söylemleri ve finans piyasalarında soruşturmalar başlatılmış olması, Türkiye’nin bu nispeten daha zor dönemi için daha da karamsar olmamızı gerektiriyor.

- 2008 yılındaki krizle birlikte başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerin merkez bankaları, genişletici para politikalarına başvurmaktan çekinmediler. Fed 2009 ve 2010’da ardı ardına iki operasyonda küresel para piyasalarına 1.5 trilyon dolar likidite sundu. Bu denli büyük bir parasal genişlemeye yönelme, muhafazakâr neoklasik ekonomi dünyasının 1980 sonrasında yaratmış olduğu hayali kapitalizm modellerinin somut gerçeklerle yüzleşmesi anlamını taşır mı sizce? Ya da başka bir deyişle neoliberal politikalarda sona mı geliniyor?

Burada pratikle ideolojiyi ayırmak gerekiyor. Bugünkü fikir dünyamız neoliberal ideolojinin yerine kapsamlı bir alternatif üretebilmiş değil. Sosyalizm ya da komünizmin alıcısı kalmadı. Sosyal demokratlar ise gittikçe neoliberalizmin söylemini kabul ettiler. Dünya kapitalizmini reforme etmek isteyenler neoliberal kalıplardan fazla da çıkmadan kimi olumsuz etkilerini şu ya da bu şekilde azaltmaktan bahsediyorlar sadece.

‘Avrupa çok katı’

Neoliberalizmin merkezi olarak görülen ABD aslında piyasa ekonomisine daima pragmatik yaklaşmış bir ülke. Krize karşı kullandığı Ortodoks olmayan para politikaları da bunun sadece bir örneği. Avrupa, tüm sosyal demokrat geleneğine rağmen, çok daha katı ve ideolojik bir ekonomi yönetimi sergiliyor. Benim görüşüm şu: Serbest piyasa ile devlet düzenlemeleri arasındaki dengeyi her ülke kendi şartlarına göre, kendi tercihleri doğrultusunda belirleyebilmeli. Bu ekonomi yönetiminde sağduyu, pragmatizm ve özgüven gerektiriyor. Neoliberizmle ilgili ideolojik tartışmalar bizi bir yere götürmüyor.

- Bugün dünyada yaşanan krizlere baktığımızda nasıl bir tablo ortaya çıkıyor? Ekonomi politikalarında ne yanlış? 21. yüzyıla uygun insancıl bir ekonomi modeli inşa etmek imkânsız mı? Bunu oluşturmak için neler yapılmalı?

Bence insancıl bir ekonomi üç unsur gerektiriyor. Birincisi, sürdürülebilir ve iç kaynaklara dayalı bir büyüme modeli. ikincisi, eğitim-sağlık harcamaları ve istihdam koşullarını içeren sağlam bir sosyal politikalar demeti. Üçüncü olarak da çoğulcu -yani azınlığın da haklarının korunduğu- demokratik bir siyasal rejim. Üçü de nasıl gerçekleştirilebileceğini bildiğimiz şeyler. Aslında teknik anlamda çok büyük bir engel ya da muamma yok ortada. Ancak bu amaçlara erişebilmek için değişik toplumsal ve siyasal gruplar arasında güven ve işbirliği tesis etmek gerekiyor, ki bu da hayli zaman alabiliyor.

Balyoz’daki sahteciliği defalarca kanıtladık

- Siz Balyoz davasının başından beri çarpıtılan belgeleri bir bilim adamı titizliği ile, uzun soluklu araştırmalarla incelediniz ve gerçekleri eşiniz ile birlikte ortaya koydunuz. Hâlâ da kamuoyunu bu konuda bilgilendirmeyi sürdürüyorsunuz. Balyoz’da gelinen son durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Balyoz özünde çok basit bir dava. Emniyet ve yargıda bağlantıları olduğunu anladığımız kimi sahtekârlar tamamen hayal gücü olan bir “Balyoz” darbe planı üretmişler. Cami bombalama, uçak düşürme, suikast vb. dehşet olaylar içeren bu planı gerçeklik süsü vermek icin seminer ses kayıtları gibi kimi gerçek belgelerle beraber paketlemişler.
Biz Balyoz darbe planlarını içeren CD’lerin sahte olduğunu defalarca kanıtladık. Bu 2+2=4 gibi bir şey. Tek oturumda yazılan ve 2003’te kapatılmış görünen bir CD’nin içinden 2009’a kadar varan bilgilerin çıkması başka şekilde izah edilemez. Bu temel olguyu reddedenlerin ya niyetinden ya da akıl yaşından şüphe etmek gerekiyor. Güncelleme masalına inananlar ya fizik ya da mantık kurallarını ihlal ediyor.

Seminer hakkında herkes istediğini düşünebilir. Ancak davada seminere doğrudan suç atfedilmediği, seminerin ancak sözde Balyoz planlarının orada tartışıldığı varsayımıyla davanın kapsamına girdiği de malum. Yani Balyoz CD’leri olmasa bu davanın açılabilirliği dahi yok.

Şimdi bu gerçekler apaçık ortadayken, bu davanın ta Yargıtay aşamasına gelmiş olması, ancak yargının siyasi kontrol altında olması ve siyaseten manipule edilmesiyle izah edilebilir. O yüzden, benim Yargıtay’dan da olumlu hiçbir beklentim yok. Unutmayalım ki bu Yargıtay, Kayseri’de cemaatin bir sahte belge yerleştirme operasyonunu ortaya çıkaran ve bu yüzden -tüm karşı delillere rağmen- hipnozla işkence yaptığı iddiasıyla ceza alan Zeki Üçok’un cezasını onaylayan Yargıtay’dır.

Prof. Dani Rodrik

Dani Rodrik İstanbul’da doğdu. 1976 yılında Robert Koleji’nden mezun oldu. Lisans ve yüksek lisans derecelerini ABD’nin Harvard Üniversitesi’nde alan Rodrik, doktora derecesini ise ABD’de de bulunan Princeton Üniversitesi’nden aldı. 1990 yılında profesörlüğe yükselen Rodrik, 1982 yılından 2013 Haziranı’na kadar Harvard Üniversitesi’nin Kennedy School of Government’te dersler verdi. Temmuz ayı itibarıyla ABD’nin Princeton kentinde Institute for Advanced Study’de profesör. Gelişme ekonomisi, büyüme ve küreselleşme konularında yaptığı araştırmalar ve her ay dünyanın onlarca gazetesinde yayımlanan Project Syndicate köşe yazılarıyla tanınıyor. Profesor Rodrik, Türkiye’nin ekonomi ve siyasetini de yakından takip ediyor. Emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın damadı olan Dani Rodrik, eşi Pınar Doğan ile birlikte Balyoz davasının esasını oluşturan belgelerin sahteliğini ortaya koyan çalışmalar yaptı.-Cumhuriyet

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
GÜNDEM Kategorisindeki Diğer Haberler
Fethullah Gülen ile ilgili ilk raporu hazırlayan isimden bomba açıklama.....
Yunanistan Savunma Bakanı Kammenos, darbeci askerleri savunarak Erdoğan'..
Diyarbakır'ın Hazro İlçesi'nde Teknebaşı Jandarma Karakolu'na s..
Rus medyasında yer alan habere göre, ÖSO ve Türk askeri akşam saatlerinde S..
İstanbul 7'inci Ağır Ceza Mahkemesi, Mavi Marmara davasının düşürülmesi..
YeniÇağ Gazetesine kar maskeli bir grup tarafından gerçekleştirilen çirkin ..
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=