Lütfen bekleyin..

Erdoğan medya ile beyin yıkıyor

19 Ağustos 2014, 11:22

Son bir yılda devlet geleneğimizde görülmemiş şeylerin yaşandığını söyleyen siyasi iletişim uzmanı Necati Özkan, 17-25 Aralık’tan sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın kampanya stratejilerini bütün cephelerde topyekûn savaş olarak değiştirdiğini anlatıyor.

Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş

Necati Özkan, siyasi iletişim uzmanı. Aynı zamanda reklamcı. Başbakanın geçen yıl Gezi olaylarının ardından başlattığı ‘savaş stratejisini’ 17 Aralık’tan sonra her alanda topyekûn savaş stratejisine dönüştürdüğünü söylüyor. Seçmene umut ve korku vererek seçim kazanılabileceğini, Erdoğan’ın 2013’ten bu yana korku temelli kampanya uyguladığını da anlatan Özkan’a göre, bu kadar basın ve medya kullanımına rağmen Cumhurbaşkanlığı seçiminde ulaşılan 51,7’lik sonuç tatminkâr değil. Son süreci anlamak için sözü fazla uzatmadan Özkan’a bırakalım isterseniz…

- Seda Sayan uzun yıllar Türkiye’nin en güvenilir kişisi çıktı araştırmalarda. Sonra ne oldu da Seda Sayan güvenilirliğini kaybetti?

Ekranda, medyada gördüğümüz tanınmış kişilere sırf o tanınırlık oranlarının yüksekliği nedeni ile itibar ediyoruz. Dolayısıyla ekranda sık sık gördüğümüz kişi mesajın kaynağı olarak değerlendirildiğinde güvenilir kişi hâline geliyor. Bundan yaklaşık 8-10 yıl önce başlayan araştırma ile gördüğümüz bir fotoğraf bu. Çeşitli markalara yardımcı olmak adına ünlü kullanımının ne kadar doğru olduğu ya da hangi ünlüyü kullanmak gerektiği ile ilgili MediaCat dergisi araştırmaya başlamıştı. Araştırma ilk planlandığında biz de işin bu kadar önemli bir noktaya geleceğinin farkında değildik. İlk araştırmanın sonucunda en güvenilir ünlü olarak Seda Sayan’ın seçildiğini gördük. İnanamadık ve araştırma şirketine bunu test etmesini istedik. Evet, sonuç doğru idi. MediaCat dergisi bunu yayımladığı zaman özellikle entelektüel dünyada yaygara koptu ve ‘Bu doğru olamaz. Burada bir çeşit manipülasyon var’ dediler. Fakat araştırma devam ettiği sürece, muhtemelen 5-6 yıl boyunca Seda Sayan hep ilk üçte oldu. Araştırmalarda insanlara herhangi bir isim söylemiyorsunuz. Yani ‘şu isimlerden hangisinin söylediği sizin için önemlidir ya da hangisine ikna olursunuz’ demiyorsunuz. Akıllarına gelen en itibar edebilecekleri ünlünün kim olduğu soruyorsunuz. Seda Sayan ana akım TV kanallarından ayrılana kadar bu böyle devam etti. Ayrılır ayrılmaz hemen bitmedi, bir müddet daha etkisi devam etti. Daha sonra Seda Sayan araştırmada ilk 10’da, ilk 20’de asla çıkamadı. Ta Seda Sayan yeniden büyük kanallardan birinde program yapana kadar. O zaman anladık ki net bir şekilde, görünürlük ile kredibilite arasında çok doğrudan bir ilişki var. İnsanlar ne kadar çok görüyorlarsa bir kişiyi ona o kadar çok itibar ediyorlar.

-Yine aynı yazınızda insanların yüzde 55’i kim söylüyor, yüzde 37’si nasıl söylüyor ve yüzde 8’i de ancak ne söylüyor diye bakıyormuş.

Evet. Yine ajansta yaptığımız bir toplantıda Bekir Ağırdır’ın bize anlattığı bir sonuçla ilişkilendirilince o güne kadar farkında olmadığımız bir gerçeği görmüş olduk. İnsanların ikna edilmesi adına, ister siyasi iletişim için, ister ticari iletişim için olsun kişinin, ünlünün ya da liderin ekranda ya da gazetelerde sık görünmesi çok önemli ve bu ne söylediğinden bağımsız olarak önemli. Orada sizin söylediğinizin detayına aslında sizi izleyenler çok dikkat etmiyorlar. Kim söyledi sorusunun karara ya da ikna sürecine etkisi yüzde 55, nasıl söylediğinin etkisi yüzde 37 ve ne söylediğinin etkisi yüzde 8. ‘Ne söyledi?’ sorusunun burada ne kadar anlamsız olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor. Nasıl söylediği çok önemli.

-Yani tamamen algılarımızla mı karar veriyor, davranıyoruz?

Algılarımızla davranıyoruz. Bilinmeyen, ‘no name’ bir marka söylediği zaman aynı mesaja o kadar itibar etmiyoruz. Şimdi bunu Gezi süreci ile birleştirelim. Biliyorsunuz, Gezi süreci başladığı zaman Türkiye’de herkes bir açıklama bekledi. Açıklama hükümetin çeşitli kanatlarından geldi, cumhurbaşkanı dâhil herkes bir şeyler söyledi ama kimse tatmin olmadı. Çünkü herkes asıl açıklamanın bir kişi tarafından yapılmasını bekliyordu: Başbakan tarafından. O da hiçbir zaman Gezi’ye katılan insanların beklediği türden bir açıklama yapmadı. O yüzden de Gezi bir türlü kendiliğinden sona ermedi. Bir iknada ya da bir mesajın karşı tarafa iletilmesinde o mesajı söyleyen kişinin kim olduğu ve  o mesajı nasıl ifade ettiği çok önemli. Bu ikisine bakarak bir şekilde ikna oluyoruz. Ne söylediğine bakanların oranı işte araştırmada da çıktığı gibi yüzde 8.

-Recep Tayyip Erdoğan bunun için mi medyaya bu kadar ehemmiyet veriyor acaba?

Tartışmasız bu. Tanımlamaya devam ettiğimiz ama bitirmediğimiz bir çalışmamız var. O da TV’lerin etkisi bağlamında prime time etkisi. Herhâlde şu anda yayın yapan 50’ye yakın TV kanalı var. Bunlardan 4-5 tanesi toplam reytingin yüzde 80’ini alıyor. Geri kalanları da yüzde 20’yi paylaşıyorlar. O yüzde 80 alan 4 kanal çok stratejik öneme sahip.

-Bunu ayrı bir çalışma olarak mı yapıyorsunuz?

Evet. Bittiği anda yayımlayacağız. Dolayısıyla bu kanallarda görünebilmek siyasi başarı için önemli. O açıdan siyasi kampanyayı yapanların akşam prime time saatlerinde haber olabilecek malzeme üretmesi önemli hâle gelebiliyor. Malzemenin içeriğinin ne olduğu çok da önemli değil, aslında. Kendiliğinden haber konusu olması yeterli. Çünkü o zaman size hükümet gücünü kullanma gibi baskılardan bağımsız olarak TV’ler daha fazla yer verebiliyorlar ve siz daha çok tanınan, fark edilen politik bir sima hâline gelebiliyorsunuz. Aynı şekilde Erdoğan’ın son yıllardaki siyasi iletişimini irdelediğimiz zaman görüyoruz ki; başbakan herhangi bir yerde açılış veya konuşma yaptığında bir şekilde otomatik olarak bütün kanalların düğmesine basılıyor ve aynı anda 20 civarında TV kanalı, canlı yayına geçiyor ve saatlerce onu yayımlıyor. Kampanya döneminde TV’lerin adaylara ne kadar yer verdiği ile ilgili bir araştırma istedik medya takip şirketlerinden. Orada dramatik bir fark var. Bunun neticede seçmen kararı üzerinde etkisini biliyoruz.

-Ne çıktı ortaya?

Mesela basın, TV’ler adaylara ne kadar yer vermiş haber olarak. Sütun santim bazında ve adet bazında rakamlar var. Mesela Erdoğan için yapılan haber sayısı 47 bin 439 adet. Ekmeleddin İhsanoğlu için 16 bin 106. Selahattin Demirtaş için ise 5 bin 245 adet. Bunların olumluluk, olumsuzluk durumuna bakmıyoruz. Bu haberlerin sütun/santim karşılıkları da Erdoğan için 5 milyon 871 bin 241 santim. İhsanoğlu için 1 milyon 642 bin 40. Demirtaş için ise 601 bin 208.

TV daha dramatik. Erdoğan için yapılan haberlerin sayısı 19 bin 606 adet. İhsanoğlu için 8 bin 489, Demirtaş için 2 bin 518 adet. Ama toplam saate baktığımız zaman fark net olarak ortaya çıkıyor. Başbakan için yapılan haberlerin toplam saati 2 bin 674 saat. İhsanoğlu için 707, Demirtaş için de 466 saat. Aslında beyin yıkama fonksiyonu gören bir durumla karşı karşıya olduğumuzu ortaya koyuyor. Medya şu anda net olarak beyin yıkıyor. Daha önce adaletsizlik falan filan diyorduk ama adaletsizlik falan denecek bir durumu 50 kere geçmiş bir fotoğraf var karşımızda.

Bir veri daha paylaşayım sizinle. O da kampanyalarda kullanılan yer satın almalar. Önce TV’leri vereyim size. Erdoğan’ın reklam filmleri toplam 6 bin 340 adet yayımlanmış. İhsanoğlu için 977, Demirtaş için 177 adet yayımlanmış bütün bu kampanya dönemi boyunca. Adetlerden bağımsız olarak sürelere baktığımız zaman işin ne kadar çarpıcı olduğu gözüküyor. Erdoğan’ın reklam filmlerinin toplam süresi 300 bin 603 saniye, İhsanoğlu’nun 33 bin 39 saniye. Onda biri yani. Demirtaş’ın ise 4 bin 229 saniye.

Basında zaten Demirtaş’ın reklam satın alması sıfır. Erdoğan’ın 236, İhsanoğlu’nun da 31 gazete ilanı yayımlanmış. Ama sütun/santime bakıldığı zaman Erdoğan’ın kampanyası 111 bin 154 sütun/santim iken İhsanoğlu’nun kampanyası 11 bin 830. Yani nereden bakarsanız bakın çok çok aşırı doz bir kullanım var. Goebbels, Hitler’7in propaganda bakanı; muazzam bir lafı vardır: “Biz bir şey söylemek için konuşmayız. Bir etki yaratmak için konuşuruz ya da bir şey yaparız.” diyor. Şimdi bu kampanyaya baktığımız zaman içerikten bağımsız olarak bir etki yaratma çabası var. Erdoğan’ın kampanyasının diğer iki adayın kampanyası ile kıyaslanmayacak kadar profesyonel olduğunu söyleyebiliriz. Ama o da diğer iki adayın kampanyasına göre.

-Dünya standardında değildi diyorsunuz yani…

Mesela 30 gazete ilanı yayımlandı, 30 birbirine benzemez ilandan bahsediyoruz. Tek benzerlik var, başbakanın fotoğrafı ve bir tane logo. Diğer her şey, yazı karakterinden renk seçimine, çerçeveye kadar gerçek anlamda profesyonelliğe ilişkin bir değerlendirme yaptığımız zaman darmadağınık.

Aşırı doz medya kullanımı, bunun yanı sıra inanılmaz kamusal kaynaklar, 12 yıllık toplam imaj ve benzeri şeyler üst üste binince elde edilen sonuç başarı sayılamaz. Bütün bu kaynaklarla beraber değerlendirildiğinde elde edilen sonuca muazzam bir başarı falan diyemeyiz.

-En kolay, rakamlarla yalan söylenir denir ya, ‘bu veriler ışığında bir yalan söylemeye’ gerek kalmadı, başarı değil dediniz sonuç…

Evet. Kabaca toplam 56 milyon seçmenimiz var, yurtiçi ve yurtdışı dâhil olmak üzere. 56 milyon seçmenden 20,8 milyonu Erdoğan için, 15,5 milyonu İhsanoğlu için ve 3,9 milyonu da Demirtaş için oy kullandı. 737 bin geçersiz oy var. Bütün bunları üst üste koyduğunuz zaman sandık başına giden seçmen sayısı kabaca 41 milyon. 15 milyon da sandık başına gitmeyen, heyecanlanmayan ya da adaylardan üçünü de beğenmeyen, nasıl yorumlarsanız yorumlayın, bir seçmen kitlesi var. Fotoğraf bu. Bu fotoğraf içerisinden toplam seçmenin yüzde 37,2’si Erdoğan için oy kullanmış. Dolayısıyla muazzam bir başarıya imza atıldı diyebilmek çok mümkün değil.

-Erdoğan’ın bunca şeye rağmen ikna avantajı nereden geliyor? Bizim toplumumuza özgü bir şey mi bu?

Yok, bu bütün dünyada görülen bir durumdur.

-Bu inancın kaynağı ne?

Amerikalı siyasi danışman dostumuzun bir sözünü kullanmıştım. O der ki algılar gerçeklerden çok daha önemlidir. O kadar önemlidir ki insanlar, dürüst olduğuna inandıkları bir kişiyi suç üzerinde, hani çalarken görseler bile onun başka bir nedenle bu işi yaptığını ve gerçekten çalmadığını düşünür. Ya da hırsız olduğu algısı olan politikacıya papa kefil olsa bile insanlar ona inanmaz. Algılar uzun sürelerde oluşur. İnsanların kendi kişisel tecrübeleriyle, eş ve dostlarıyla, mahallede, kahvede yaptıkları sohbetlerde sahip oldukları algıları bir anda değiştirmek hiç kolay değil. Zamana ihtiyaç vardır. Birkaç şey üst üste gelirse ancak algılarda bir değişiklik söz konusu olabilir. Şimdi Erdoğan’ın geçen yılın ortasından itibaren bütün stratejisini değiştirdiğini hepimiz biliyoruz. Yani geçen yılın ortasına kadar dünyada ve Türkiye’de Erdoğan, muhafazakâr ama demokrat bir siyasi liderdi. Yani demokratlığı konusunda soru işareti yoktu. ‘Türkiye’de var olan çeşitli müesses, vesayetçi yapılara karşı savaşıyor, orduyu etkisiz hâle getirerek Türkiye demokrasisini geliştiriyor’ diye bir temel inanış vardı bütün dünyada. Bizde de biliyorsunuz liberaller, yetmez ama evetçiler hep bu düşünce ile başbakanın gemisine bindiler ve destek verdiler. Fakat Gezi olaylarında bütün dünya gördü ki demokrat ve hoşgörülü olarak tanıdığı, algıladığı bu siyasi lider pek de öyle değilmiş. Ve o andan itibaren etrafındaki bu liberal ya da uluslararası destek yok olmaya başladı. Bu sorunla başa çıkabilmenin bir yolunu bulması gerekiyordu. O yol da aslında bir savaş stratejisi idi. Savaş stratejisi geçen yılın ortasında başladı. İletişimde de savaş, yönetimde de savaş.

-Daha önce bu dili kullanmıyor muydu?

Ondan önce dil bu kadar keskin, görünür değildi. Geçen yıldan itibaren yeni bir kavram icat edildi: ‘Sivil darbe’ girişimi. Hani darbenin sivil olabileceğini ilk defa biz geçen yıl duymaya başladık ki bu dünya siyasi literatürüne Türkiye tarafından ‘armağan’ edilmiş önemli bir laf. Dünyada sivil darbe diye bir laf yok. Darbe dediğin askerle, silahla, güçle, zorla olur.

-Darbeyi gücü elinde bulunduran yapar…

Sivillerin bir araya gelmesini, sokağa çıkmasını bir darbe olarak niteliyorsunuz. Öyle başladı ve Gezi olaylarının sarsıntıları atlatılmadan bu sefer 17 ve 25 Aralık yolsuzluk olayları ortaya çıktı. Orada da aslında Gezi ile başladığı söylenen komplonun derinleştiği algısı oluşturuldu. Ve Gezi’ye kadar bu, bir çeşit Türkiye içerisindeki muhalefete ilişkin bir savaş stratejisi iken 17-25 Aralık’tan sonra bütün cephelerde topyekûn savaş stratejisine dönüldü. Ve bunun sonucudur ki aslında kampanyanın dili de değişti. Dikkat ederseniz, kampanya şarkısı Dombra bir savaş şarkısı, kahramanlık türküsü. Ve öyle bir kahraman ki bütün bilinen, bilinmeyen, açık, kapalı, yurtiçinde, yurtdışında bütün düşmanlara karşı savaşan, sağlam iradeli bir komutan var ve bu komutan bütün o şeytanları yok etmek için savaşıyor. Dolayısıyla o andan itibaren bütün o tapeler, o yolsuzluklar, o iddialar, işte bakanlar, bakanların çocukları falan onlar bir tarafa Türkiye’yi bekleyen büyük tehlike, Türkiye’nin kalkınmasını istemeyen, Türkiye’yi bölmek, parçalamak, itibarsızlaştırmak isteyen bütün bu düşmanlara karşı bütün cephelerde savaş... Dolayısıyla bu toplam strateji çalışmış gözüküyor.

Pek çok demokraside kullanılan yöntemlerden biri de korkudur. Seçmene umut vererek veya korku salarak kazanabilirsiniz. Dolayısıyla 2013 ortasından bugüne kadar gördüğümüz kampanyanın ana ekseninde korku var. Diyor ki bu kampanya seçmene, ‘Ey seçmen, bu düşmanlar var ya!.. Hangi düşmanlar? Gezici düşmanlar, İsrail, AB, Amerika, işte paralel örgüt, Pensilvanya, bunların hepsi hepsi, adını saymadığımız, sayamayacağımız bir sürü düşman hep birlikte bir araya gelmişler, bizim bu güzel ülkemizi parçalamak istiyorlar ve bunun için de tehlike olarak gördükleri ana hedef başbakan. Başbakanın itibarıyla oynuyorlar vs…’ Dolayısıyla bu kampanyanın ve bu stratejinin tuttuğunu söyleyebiliriz.

-Bu strateji ilk nasıl çıktı ortaya?

Gezide başladı ama profesyonel uygulamaları yerel seçim öncesinde oldu. Şöyle üst üste getirdiğiniz zaman daha net anlayacaksınız. Dombra’nın önüne ‘sağlam irade’yi koyun. Sağlam irade neydi? Aslında sağlam irade bizim siyasi pazarlamada yeniden konumlama dediğimiz bir stratejidir. Bilinen bir fotoğrafı olan bir kişi hakkındaki algıyı değiştirme operasyonudur bu. Aslında otoriter, hani totaliter, intikamcı ve kızgın bir liderin yeniden pozisyonlanması işidir.

-‘Affedersiniz Ermeni’ sözüne bile Ermeniler itiraz edemediler…

Tabii. Dolayısıyla böyle sağlam iradeli bir adam oluverdi. Zaten Kasımpaşalılık, ‘ananı da al git’ falan gibi şeylerle birleşince bu ‘Evet ya evet doğru, sağlam iradeli bir adam’ oldu. Arkasından yerel seçim kampanyasında bayrak filmi geldi. Filme baktığınız zaman bir gizli el Türkiye’nin en kutsal değeri olan bayrağı gönderden aşağıya atıyor. Ve onun üzerine ülkenin bütün vatandaşları koşuyor, gidiyoruz, o gizli elle savaşarak, hatta canımız pahasına üst üste çıkarak, bir insan kulesi oluşturarak bayrağı göndere çekiyoruz. Tüm bunları birleştirdiğiniz zaman bir savaş stratejisi net olarak ortaya çıkıyor. En son Cumhurbaşkanlığı kampanyasında da yine aynı şeyi gördük. Dombra’nın bir başka versiyonu Erdoğan şarkısı ve arkasından da fors filmi. Bütün bunlar aynı stratejinin küçük küçük parçaları.

Hükümetin oluşumuna da böyle bakmak lazım. Hükümette yapılan değişiklikler, Efkan Ala’dan tutun ne bileyim Hakan Fidan’ın, MİT’in yetkilerinin artırılması vs. bütün bunlara baktığımız zaman da aslında bir savaş kabinesi oluşturulduğunu ve o savaş kabinesinin de gözü kara ve hukuk falan düşünmeyen bir kabine olduğunu ve uygulamaların da buna paralel uygulamalar olduğunu görüyorsunuz.

O kadar ki Gezi olaylarında başlayan ilk şey neydi? ‘İsmi öne çıkanların üzerine medyada gidelim, onları itibarsızlaştıralım. Sosyal medyada itibarsızlaştıralım. Yetmedi vergi memurlarını gönderelim. Onları yaşanmayacak duruma getirelim.’ Arkasından oradaki süreç devam ederken 17 Aralık yolsuzluk olayları çıktıktan sonra da bu sefer aynı şeyi ‘Hizmet grubuna ya da cemaate yakın bütün aktörler için yapalım.’ Orada da önce paralel yapı içerisinde olduğu varsayılan insanlar üzerine gidelim, itibarsızlaştıralım, ardından ekonomik aktörlerin üzerine gidelim, itibarsızlaştıralım, arkasından onların entelektüel tarafındaki isimlerin üzerine gidelim, itibarsızlaştıralım. Olmadı vergi memurlarını gönderelim, itibarsızlaştıralım. İletişiminden ülke yönetimine kadar tam saha, bütün cephelerde savaş stratejisi, herkesin anlayabileceği bir fotoğraf olarak ortaya çıkıyor.

-Abdullah Gül de mesela bu muameleye maruz kalıyor.

O da aynı stratejinin bir devamı. Çünkü Abdullah Gül herhâlde başka bir dil kullanabilecek bir isim olarak algılanıyor. Oysaki başka bir dile burada tahammül yok. Burada savaşın sürdürülebilmesini sağlayabilecek kadrolara ihtiyaç var, devletin her kademesinde.

Bu strateji ile bize net olarak söylenen şey şu: Biz güçlü, başarılı ve senin de payını alacağın Yeni Türkiye için savaşıyoruz. Ve bu savaşın bir komutanı var, o komutan da Erdoğan. Yani ‘kardeşim öyle teferruata falan bakma. O teferruat aslında tümden mücerre bir iddiadan oluşan şeyler. Karşı kampanya argümanları. Onlara inanmanın gereği yok. Biz hep beraber kalkınıyoruz, Yeni Türkiye’ye gidiyoruz’ falan filan. Dolayısıyla bu strateji tuttu. Tabii bu stratejinin tutmasının en önemli nedeni en başta anlattığım şey, yani medya gücü ve yüksek görünürlük oranı. O yüzden sokaklarda bu kadar çok billboard var, TV kanallarında bu kadar çok yer kullanıyor, her program canlı yayınla saatlerce yayımlanıyor. O yüzden TV’lerde diğer adaylarla kıyaslandığı zaman on kat daha fazla yer alınıyor. Dolayısıyla bu aşırı doz medya kullanımının temel nedeni tümden aslında bu kampanyanın çalışmasını sağlamak.

-Dinî terminolojinin bu imajda etkisi nasıl oldu?

Kişilerle ilgili algı dediğimiz şey tek başına sözlerden oluşan bir şey değil, aynı zamanda davranışlardan da oluşur. ‘Bizden birisi’ dedirtmesi ya da Kasımpaşalı gibi hep davranagelmesi. Dolayısıyla o davranışa da uyan bir kampanya dili bu. Keza bu kampanya dilinin içerisinde elbette ki dinî motifler de çok çok önemli. O dinî motifler diğerlerinin kullanıldığından daha bilinçli olarak kullanıldığı için de çalışıyor. Yani diyelim ki son filmde söylediği şiiri örneğin hani Demirtaş söylese olmaz. Dolayısıyla tüm bunlar birleşince algının, örneğin 17 Aralık operasyonuyla değiştirilebilmesi çok kolay değil.

-Türkiye’de ne zamandan beri ‘siyasetçidir yapar, siyasetçidir söyler’ seviyesine düşüldü? Meydanlarda açıktan yalanlar söylenir oldu. Dünyada da böyle mi yapılıyor siyaset?

Siyaset aslında bir toplumun ilerisinde olma, topluma liderlik etme durumudur, her hâliyle. Dolayısıyla ahlaken, hukuken ya da davranış olarak aslında toplumdan daha böyle farklı bir şeyi yapabilme becerisidir. Örnek olabilme becerisidir. Dolayısıyla ‘siyasetçi yalan söyler’ falan bunlar arabesk değerlendirmeler.

Bütün bu olaylar cereyan ederken ben şunu düşündüm. Yani AK ve Parti başbakanın siyasi dili ve hareket tarzıyla diğerlerininkini değerlendirmek adına. 17 Aralık operasyonu gibi bir operasyonla merkez sağ siyasetçiler karşı karşıya kalsa idi ne olurdu? Diyelim ki Süleyman Demirel’in ekibi ya da atıyorum Anavatan ekibi karşı karşıya kalsa idi ne olurdu? Yapabilecekleri şey şu olurdu, çocuklarını o gece yurtdışına kaçırtmak. Merkez solda, CHP’de böyle bir durum olsa idi ne olurdu? Ertesi gün çocuklarını alıp götürüp karakola teslim etmek olurdu. Nitekim İSKİ operasyonu öyle oldu.

Peki, 17 Aralık’tan sonra ne oldu? Devlet sistemi tahrip edildi, hukuk, yargı tahrip edildi. Dolayısıyla bu, başka bir zamanda ve başka bir toplumda pek görünebilecek bir şey değil, bizde de pek görülmüş bir şey değil. O açıdan bu hâl bütün cephelerde bir savaş hâli. Ve bu savaş hâli şu anda devam ediyor.

-Şu an nasıl algılanıyor Türkiye?

Şöyle. 2002’den 2007, 2008’e, hatta 2010’a kadar olan süreçte başta konuştuğumuz uluslararası toplantılarda gördüğüm bir fotoğraf var. AKP’nin Türkiye demokrasisini iyileştirici bir rol üstlendiği, Başbakan Erdoğan’ın da Türkiye’nin gördüğü demokrat liderlerden biri olduğu şeklinde bir algı idi. Bu algı Türkiye’nin ekonomik gidişatının da hani görece iyi gitmesine paralel olarak hep içeride, dışarıda pompalandı. Geçen yıla kadar. Geçen yıldan itibaren bütün dünya şoke oldu ve bütün dünya aslında zannettiğinin tersine bir durumun olduğunu görmeye başladı. Biz Avrupa Siyasi Danışmanlar Derneği ve Dünya Siyasi Danışmanlar Derneği olarak yılda iki önemli toplantı yaparız. Avrupa’daki herhangi bir ülkede olur Avrupa tarafı. Mesela bu sene mayısta Rusya’da yaptık, Saint Petersburg’da. Bu sene kasım ayında Roma’da dünya toplantısı yapılacak. Bütün buralarda şunu anlamaya çalışırız: O bir yıl içerisinde hangi demokrasi daha ileri gidiyor ve neden daha ileri gidiyor, hangi demokrasilerde sorunlar var ve neden var? Şimdi buralarda konuşan konuşmacılar birbirinden bağımsız bir şekilde Türkiye’nin son 1-1,5 yıllık fotoğrafını çok net olarak farklı tanımlıyor ve algılıyorlar. ‘Türkiye demokrasisi artık demokrasi olmak yolundan çıkıyor’ şeklinde özetlenebilir bu cümle. Çünkü demokrasilerde yöneticilerin yapmaları gereken ana şey vatandaşı dinlemek; iki, her hâlükârda hukuka uymak ve her hâlükârda iktidarda olmayanlar için iktidara gelebileceğine ilişkin umudu korumaya devam edebilmek. Şu anda Türkiye’de, iktidarda olmayanların bir gün iktidara gelirim umudu nerede ise kalmıyor. Çünkü medyayı öyle kullanıyorsunuz ki, devleti öyle yönetiyorsunuz ki, sizden olmayanlara karşı öylesine yoğun bir şiddet uyguluyorsunuz ki bütün bunun sonucunda bu kesimler diyorlar ki bu demokrasi, bu ülke, bu devlet benim demokrasim, benim ülkem, benim devletim değil. Ve bu fotoğraf dışarıdan net bir şekilde görünüyor.

-Başbakan balkon konuşmasında yeni bir şey var mı?

Daha önceki konuşmalardan daha derinlikli bir içerik bulduğumuzu söylemek mümkün değil. Tek yeni kavram var, kampanyanın şemsiye kavramı idi: Yeni Türkiye. Ama Yeni Türkiye’nin ne olacağını neredeyse hiçbirimiz bilmiyoruz. Yeni Türkiye diye tarif edilen şey aslında bir çeşit gecekondu başkanlık rejimi. Çünkü yasal dayanağı yok. Ama fiilî bir zorlama var. Dolayısıyla bu aslında her ne kadar umut dolu bir kampanya konsepti olsa da yeni çatışmalar ve sıkıntılar doğurabilecek bir zorlama gibi gözüküyor. Çünkü AK Parti’nin bir daha 2011 seçim başarısını elde edebilme imkânı kalmadı. Çünkü bütün müttefiklerinden artık uzaklaştı.

Yani buradan bir sonuç çıkarabilmemiz, inanabilmemiz ve geleceğe umutla bakabilmemiz çok mümkün değil. Son 1-1,5 yıllık dönemde yaşananlar devlete güven duygusunu sarstı. Dolayısıyla bir balkon konuşması ile bu sarsıntının giderilebilmesi çok mümkün gözükmüyor. - Zaman

Etiketler : erdoğan, akp, necati özkan
  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
GÜNDEM Kategorisindeki Diğer Haberler
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Mavi Marmara gemisiyle ilgili geçmişte yaptığı..
20 Aralık'ta açılacak Avrasya Tünelinin ismi için açılan anket bugün so..
Fethullah Gülen ile ilgili ilk raporu hazırlayan isimden bomba açıklama.....
Yunanistan Savunma Bakanı Kammenos, darbeci askerleri savunarak Erdoğan'..
Diyarbakır'ın Hazro İlçesi'nde Teknebaşı Jandarma Karakolu'na s..
Rus medyasında yer alan habere göre, ÖSO ve Türk askeri akşam saatlerinde S..
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=