Lütfen bekleyin..

Köşk seçimi sonrası muhalefete ilişkin bir analiz

10 Ağustos 2014, 21:30

Erdoğan Köşk'e çıktı...

Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş

Türkiye sandık başına giderek 12. cumhurbaşkanını belirledi: Erdoğan

Erdoğan'ın Köşk'e çıkmasının ardında birden fazla etken var... Örneğin katılımın düşük olması en çok Erdoğan'a yaradı ve kendi oyunu (yüzde 43-45) almasına rağmen yüzde 52'lik bir oranı yakaladı.

Ülkücü yazar Alp Tümen Arslan ise Köşk seçimi sürecini farklı bir açıdan değerlendirerek "neler yapılabilirdi, şimdi ne olacak?" sorularına cevap arıyor:

(YİNE/YENİ) BİR BAŞARISIZLIK HİKÂYESİ DAHA

            On ikinci Cumhurbaşkanlığı seçimleri, beklendiği gibi Recep Tayyip ERDOĞAN'ın ilk turda galibiyetiyle sonuçlandı. Böyle bir neticenin ortaya çıkacağını kestirmek çok da zor değildi zira çatı aday formülünün ortaya atılması ve bu formülün bir sonucu olarak MHP ile CHP'nin ortak adayı sıfatıyla Ekmeleddin İHSANOĞLU'nun adının ilân edilmesi, seçimin sonucunu belli etmişti. Bu akıbeti görebilmek için üstün yetenekli siyasî stratejist olmaya gerek yoktu çünkü ortak çatı aday formülü, çatı aday olarak İHSANOĞLU'nun belirlenmesi ve seçim kampanyası sürecinde yaşananlar, pek çok açık hatayı bünyesinde barındırıyordu.

               Herşeyden önce çatı aday formülü ve ilk turda, MHP ile CHP'nin tek adayla seçime girmesi, büyük bir yanlıştır. Çatı adayın özellikleri olarak belirlenen ve MHP Genel Başkanı Devlet BAHÇELİ tarafından belirlenen nitelikler, Türk seçmeninin ortalama eğilimlerini yansıtıyor gibi dursa da bu formülün ERDOĞAN'a karşı tek bir adayla hayata geçirilmesi fahiş bir hata olmuştur. Zira tek adaylı bir formül, seçimin ilk turda bitmesi riskini doğal olarak bünyesinde barındırmaktaydı. Oysa ki MHP ve CHP, kendi adaylarıyla ilk turda seçime girerek seçimi mümkün olduğunca siyasallaştırsalardı, ERDOĞAN'ın ilk turda seçilme şansı hemen hemen olmayacaktı. 3 Kasım 2002 seçimlerinden itibaren gerçekleşen üç yerel ve üç genel seçimin hiçbirinde AKP, geçerli oyların % 50'sini alamamıştır. Son yerel seçimde ise oyları, bir hesaba göre % 43, diğer bir hesaba göre ise % 45 seviyesindedir. Diğer yandan bakıldığında, CHP ile MHP'nin kendi adaylarıyla girmesi hâlinde CHP'nin en az % 25-30 aralığında, MHP'nin ise % 15-20 bandında oy alması muhtemeldi. HDP'nin de % 6-10 seviyesinde alacağı oylar eklendiğinde, seçimlerin ilk turda bitme ihtimâlinin oldukça düşük olduğu görülmektedir. Dolayısıyla çatı aday formülünün teorik yanı zayıf olmasa bile uygulamadaki yönlendiricileri yanlış stratejiyle hareket ettiği için bulunan çözüm çökmüştür. Sözün özü, basiretli bir antrenör takımının ilk yarıda maçı kaybetmesini göze almaz, maçı kaybedecekse bile ikinci yarı sahaya çıkmayı ve maçın sonuna kadar mücadeleyi devam ettirmeyi hedefler. Çatı aday antrenörleri ise ikinci yarı hesabı yap(a)madıkları için maçı yarıda bırakmak zorunda kalmışlardır.  

            Çatı aday formülünün tek adayla hayata geçirilmesinin ikinci eksiği, her iki partinin teşkilatının İHSANOĞLU'nu yeterince sahiplenmemesi sonucunu doğurmuş olmasıdır. Gerçekten de MHP ve CHP teşkilatı, İHSANOĞLU'nun il ziyaretleri esnasında sahada görünmüş, İHSANOĞLU programını tamamlayıp şehri terk ettikten sonra yeniden uykuya dalmıştır. İlgili partilerin yerel yöneticileri etkin bir kampanya yürütmemiş, gerek yaz aylarının etkisi gerekse propaganda döneminin ağırlıklı olarak Ramazan ayıyla çakışması ise verimli bir seçim çalışmasını engellemiştir. Bu durum, seçimden önceki son haftaya kadar devam etmiş; son hafta ise MHP ve CHP teşkilatı biraz kıpırdanarak sahada gözükmüştür. Bunun dışında, seçim günü sandık başlarında yeterli etkinlik gösteril(e)memiş; her iki partinin müşahitleri, sandık başlarında iyi organize edil(e)memiştir. Adayın yeterince sahiplenilmemesinin bir başka göstergesi de seçime katılma oranının son yıllara göre nispeten daha düşük olmasıdır. Bu konuda ortaya atılan, "tatilcilerin seçime rağbet etmediği yönündeki" temel sav, ikincil nitelikte olup sahadaki temel siyasî gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Zira seçime katılma oranı bölgelere göre dikkate alındığında, en düşük katılım tatil yörelerinde değil MHP ile CHP'nin güçlü olduğu, nispeten iç bölgelerde olmuştur. Seçime katılımın düşük olduğu bölgelerde, AKP'nin oylarını koruduğu ancak MHP ile CHP'nin oylarında belirgin bir düşüş olduğu görülmektedir. Sonuç itibarıyla bütün bu veriler oy oranına yansımış ve İHSANOĞLU'nun aldığı oy, MHP ile CHP'nin 30 Mart 2014'te yapılan yerel seçimlerde aldığı oyların toplamına ulaş(a)mamıştır. Eğer MHP ile CHP kendi adaylarıyla seçime girseydi her parti kendi adayını sahiplenecek, etkin bir kampanya yürütebilecek, seçim sandıklarına daha çok sahip çıkacak ve seçim katılım oranı daha yüksek olacaktı. Öte yandan her iki parti, ikinci tura kalması hâlinde diğer parti tabanının desteğini alabilecek adaylar sahaya sürebilseydi (Kamuoyunda adları geçen Meral AKŞENER, İlhan KESİCİ ve Yılmaz BÜYÜKERŞEN gibi) yani çatı aday formülünü ikinci tura yönelik olarak düşünseydi o zaman ERDOĞAN, ilk virajı bu kadar kolay alamayabilir ve hatta AKP arabası ikinci virajda yoldan da çıkabilirdi. Kısacası her iki partinin kabul ettiği çatı aday niteliklerine uygun MHP'li ve CHP'li iki ayrı aday, maçı ilk yarıda kaybetmeye engel olabileceği gibi ikinci tur için ümit ışığı olacaktı. Çatı aday antrenörleri ise takımı tanımayan bir oyuncu tercihinde bulunmuşlar, bu da taraftarların heyecanının düşmesine ve tribün hâkimiyetini kaybetmesine yol açmıştır.      

            Ekmeleddin İHSANOĞLU'nun ismi konusunda uzlaşan MHP ile CHP, adayın bir siyasetçi olmadığını dikkate almayarak bir başka hataya daha düşmüştür. Cumhurbaşkanlığı seçimine giren diğer iki aday Recep Tayyip ERDOĞAN ve Selahattin DEMİRTAŞ, kendi partilerinin genel başkanlarıdır. İlk gençlik yıllarından itibaren ya siyasetle ilgilenmişler ya da siyasetin içinde olmuşlardır. Bu tecrübelerinden hareketle etkin bir propaganda yapmışlar, açık hava toplantıları ve mitingler tertip etmişlerdir. İHSANOĞLU ise kapalı salon toplantılarında heyecansız kitlelere hitap etmiştir. Ayrıca yukarıda belirttiğimiz üzere ERDOĞAN'ın ve DEMİRTAŞ'ın genel başkan sıfatları, kendi teşkilatlarının sahada varlığını göstermesine yol açmıştır. İHSANOĞLU ise yalnız kalmış, tabiri caizse tek başına bırakılmıştır. Miting sayılabilecek bir toplantı düzenleyememiş, kalabalıkları sürükleyememiş ve etkisiz toplantılar yapmıştır. Kendisini destekleyen BAHÇELİ de miting teşebbüsünde bulunmamış, KILIÇDAROĞLU ise ses getirmeyen açık hava toplantıları yapmıştır. İHSANOĞLU'nun güçlü bir aday imajı sergileyememesinin altında yatan sebeplerden biri de seçmen algısını yönlendirecek olan bu miting eksikliğidir. Sözün özü, siyasetle yoğrulmuş ERDOĞAN'ın ve DEMİRTAŞ'ın karşısına, akademik alanda başarılı olmuş ancak siyaset yapma eğilimi ve yeteneği olmayan, siyaset dünyasına yabancı bir adayla çıkmak, çatı aday formülünün uygun bir adayla hayata geçirilmediğini göstermektedir. Nitekim seçim sonuçları, çatı aday olarak belirlenen İHSANOĞLU'nun siyasî karşılığı olmadığını kesin bir şekilde ortaya çıkarmıştır.

            Kampanya dönemi boyunca İHSANOĞLU'nun yaptığı gaflar da siyaset zeminindeki tecrübesizliğinin diğer göstergeleridir. Aday ilân edildikten sonra CNN TÜRK'te Taha AKYOL'un programına çıkan İHSANOĞLU, "Adaylığınızda kimler etkili ve ısrarcı oldu?" mealindeki bir soruya, "Her kesimden ısrar edenler oldu. Özellikle MHP ve CHP Genel Başkanları çok ısrar ettiler. Hatta AKP'nin kurucuları ve milletvekilleri arasından da destekleyenler oldu." demiştir. Bunun üzerine AKYOL'un "AKP'liler de mi destekliyor?" sorusuna, "Evet, onlar da talep ettiler. ERDOĞAN'ın karşısında bir alternatif daha olsun dediler." şeklinde bir cevap vermiştir. Bu cevap, özellikle CHP tabanında "İHSANOĞLU, AKP'nin de kabullenebileceği bir aday mı?" şeklinde tereddütlere yol açmıştır. CHP tabanına hitap ettiği bilinen HALK TV ve SOKAK TV yayınlarında bu cevap irdelenmiş ve İHSANOĞLU'nun adaylığı, CHP tabanı açısından daha baştan sevimsiz bir hâle gelmiştir. İHSANOĞLU, benzer açıklamaları seçimlerden dört gün önce HABERTÜRK TV'de Fatih ALTAYLI'ya da yapmış ve "On üç yıl önce AK PARTİ kurulurken biz de destekledik." şeklindeki beyanıyla hatasını devam ettirmiştir. ALTAYLI'nın "Muhalefet partileri AKP diyor, siz ise AK PARTİ diyorsunuz. Neden böyle bir kullanımı tercih ediyorsunuz?" şeklindeki soru karşısında da şaşırmış ve "Böyle kullanılıyor, bunun çok önemi yok." diyerek AKP'lilerle olan mesaisinden kaldığı anlaşılan "AK PARTİ" şeklindeki kısaltmayı kullanmaya devam etmiştir. Bu kullanımın bir alışkanlık olduğu anlaşılmaktadır. Seçim haftası Samsun'da yaptığı toplantıda sarf ettiği, "AK PARTİ'nin dağılmasını istemeyenler bize oy verecek." şeklindeki sözler de yine, kendisini destekleyen MHP ve CHP tabanının pek duymak istemeyeceği sözlerdir. Benzer nitelikte bir beyanat, çözüm süreciyle ilgili görüşleri sorulduğunda da gelmiştir. Çatı aday formülünü ortaya atan MHP'de taban, TBMM'de görüşülen ve adına "Çözüm Yasası" denilen yasanın kabulünden sonra İHSANOĞLU'nun beyanatıyla şoka uğramıştır. Yasaya CHP'nin de destek vermesi üzerine, "Bu yasa, Türkiye'nin mutabakatıdır." şeklinde verdiği cevapla ismi üzerindeki tereddütleri arttıran İHSANOĞLU, ana dilde eğitimle ilgili görüşleri sonrasında da MHP tabanının şimşeklerini üstüne çekmiştir. Ayrıca İHSANOĞLU'nun Mehmet Akif ERSOY'un kabri başında, İstiklâl Marşı ile Çanakkale Şehitleri isimli şiiri karıştırması ise bir yandan MHP ve CHP tabanında şaşkınlığa yol açmış; öbür yandan da babası ile ERSOY'un dostluğu üzerinden oluşturulmak istenen imajı gölgelemiştir. Bu gafın sorgulanması karşısında ise "Şiirler üzerinden polemik yapmak doğru değil." diyerek durumun vahâmetinin farkında olmadığını göstermiştir. Nitekim ERDOĞAN, bu fırsatı değerlendirerek İstanbul mitinginde hem İstiklâl Marşı'nın on kıtasını hem de Çanakkale Şehitleri şiirinin tamamını ezbere okumuş ya da okumuş görünmüş ve hassasiyetleri olan Türk seçmenine bir mesaj vermiştir. Bunun dışında ERDOĞAN, "İstiklâl Marşı, herhangi bir şiir değildir." diyerek İHSANOĞLU'na son darbeyi de indirmiştir. Bütün bu gaflar, İHSANOĞLU'nun siyasî bir profile sahip olmamasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca bu durum, basın-yayın kuruluşlarının acar (!) çalışanlarının sorduğu soruları geçiştirememesine, savuşturamamasına ve kendisine desteğini ilân eden muhtelif siyasî akımlar karşısında sakal-bıyık ikilemine düşmesine yol açmıştır. İHSANOĞLU'nun beyanatlarında ortaya çıkan gaflarda, üç yabancı dil bilen ancak Türkçe ifade yeteneği çok güçlü olmayan adayın meramını tam anlatamaması da etkili olmuştur ancak bu durum, gafları tevil etmek için yeterli bir gerekçe teşkil etmemektedir. Çatı aday antrenörleri, teknik kapasitesi olan ancak maç tecrübesi olmadığı için kondisyonu yetersiz bir oyuncu tercihiyle mağlubiyete sebep olmuşlardır.   

            İHSANOĞLU'nun adaylığıyla birlikte belirsiz olan siyasî tercihinin sorgulanması da bir başka zaaf oluşturmuştur. İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Genel Sekreterliği'ne AKP hükümetleri döneminde seçilmiş olması, İHSANOĞLU'nun AKP çizgisinde olduğu izlenimini uyandırmış; yukarıda bahsettiğimiz açıklamaları da bu kanıyı pekiştirmiştir. Nitekim ERDOĞAN kampanya dönemi boyunca bu hususu işlemiş ve MHP ile CHP tabanına yönelik olarak, "MHP ve CHP Genel Başkanları aday olamadı, kendi tabanlarından da bir aday çıkar(a)madılar, bula bula bizim bürokratımızı buldular." şeklinde bir söylem geliştirerek kafaları karıştırmayı başarmıştır. İHSANOĞLU üzerindeki bu sis bulutu, İHSANOĞLU'nun bir tarihte rahmetli Alparslan TÜRKEŞ'e danışmanlık yaptığı, eşinin babasının DP geleneğinin önemli simalarından olduğu gibi karşı cevaplarla dağıtılmak istense de bu karşı hamleler, hedefine ulaşamamıştır. İHSANOĞLU'nun İİT Genel Sekreterliği'nden ayrıldıktan sonraki süreçte, AKP'ye karşı herhangi bir ciddi itirazının olmaması veya bunun kamuoyuna yeterince yansımaması da İHSANOĞLU'nun siyasî çizgisi üzerindeki şüpheleri arttırmıştır. Bu durumda kamuoyu, İHSANOĞLU'nun da siyasî İslamcı bir çizgiye bağlı olduğunu düşünmüş ve oy devşirmesi beklenen dindar-muhafazakâr çevrelerde "Aslı varken müsveddesine itibar edilmez." sözünün dikkate alınmasına yol açmıştır. Çatı aday antrenörlerinin tercih ettiği oyuncunun yetiştiği klüple ilgili tereddütler, taraftarın oyuncuya olan ilgisini düşürmüş ve tribünlerin yer yer boş kalmasıyla sonuçlanmıştır.  

            MHP ile CHP'nin hayata geçirdiği çatı aday formülünde uzlaşılan İHSANOĞLU ismi, "tarafsız aday temelli bir strateji" sebebiyle bir başka dezavantaj oluşturmuştur. Her iki parti, ısrarla İHSANOĞLU'nun tarafsız bir aday olduğunu ve Cumhurbaşkanlığı makamının da Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni temsil makamı olması münasebetiyle tarafsızlık gerektirdiğini ileri sürmüşlerdir. Bu tezden hareketle de adeta onuncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER'in dindar modeli görünümündeki İHSANOĞLU'nu sahaya sürmüşlerdir. Oysa MHP ve CHP eliyle yürütülen bu strateji, seçimin TBMM'de yapılması hâlinde geçerli olabilecek bir söylemdir. Her iki parti de seçimlerin halk oyuyla gerçekleştirileceğini ıskalamışlardır. Seçmenin bugüne kadar yaptığı tercihlerde tarafsızlığı değil "taraf olmayı" ödüllendirdiği verisini göz ardı etmişlerdir. Nitekim bu gerçek ERDOĞAN tarafından iyi tahlil edilmiş ve ERDOĞAN, adeta bir genel seçim kampanyası yürütürcesine propaganda yapmıştır. Söylemlerinde de "taraf olduğunu, bu tarafın da milletin tarafı olduğunu, kendisinin de milletin adayı olduğunu" ısrarla vurgulayarak seçmenin bam teline basmıştır. İHSANOĞLU'nun "Cumhurbaşkanı yol yapmaz, yol gösterir." şeklindeki söylemine karşılık, "Ben halkın yoluyla da suyuyla da her türlü derdiyle de ilgileneceğim. Koşan, koşturan ve terleyen bir Cumhurbaşkanı olacağım." diyen ERDOĞAN, AKP hükümetlerinin icraatlarını kampanyasının temline oturtarak seçmeni yumuşak karnından vurmuştur. Böyle bir durum karşısında seçmenin, özellikle de kararsız ve/veya tereddütlü olanların teslim olacağı tercih bellidir. Maalesef bu basit tespit, MHP ve CHP Genel Başkanları tarafından yapılamamış ve her iki siyasetçi açısından basiret ve siyasî öngörü karnesinde yeni bir kırık notla sonuçlanmıştır. Çatı aday antrenörleri gol yememenin ve beraberliğin yeterli olacağını düşünmüşler, oyuncularına top çevirmesini ve kaleye yönelmemesini öğütlemişlerdir. Ancak sonuç istedikleri gibi olmamıştır. Zira kazanmak için gol yememek yeterli olmayıp asgari bir gol atmak gerekmektedir ve İngilizlerin dediği gibi "Golün iyisi, kötüsü olmaz. Gol, goldür."  

            İHSANOĞLU tercihinin başarısız olması, muhtelif sonuçlara yol açmıştır. Herşeyden önce ERDOĞAN, mevcut sistem açısından siyasî kariyerinde tırmanabileceği son noktaya da ulaşmıştır. Bununla birlikte ERDOĞAN, Cumhurbaşkanlığı ile de yetinmeyerek sistemi değiştirip kendi kariyer planlaması açısından yeni bir safhaya geçmek istemektedir ki bunun da adı Başkanlık'tır. Nitekim bu niyetini kampanyası boyunca dile getirmiş, seçim haftası yayına soktuğu televizyon reklamında kullandığı semboller ve "Cumhur, Başkanı'nı seçiyor." şeklindeki sloganla da kafalara iyice kazımıştır. Parlamenter sistemi değiştirip başkanlık sistemine geçiş yolunun anayasa değişikliği gerektirdiği gerçeğinden hareket eden ERDOĞAN, bu yolu açmak için iki ayrı teşebbüste bulunabilir. Bunlardan ilki, Cumhurbaşkanlığı seçiminde aldığı rüzgârı devam ettirerek baskın bir erken seçime gidilmesini sağlamaktır. Böylece uzun süre AKP'de bir emanetçi genel başkana gerek kalmayacaktır. Bu erken seçimde hedef, AKP'nin en azından referandum yeter sayısı olan 330 milletvekilini yakalamasıdır. Böylesi bir sonuç gerçekleştiği takdirde, AKP'nin hazır olan anayasa metni TBMM'de 330 ve üzeri bir sayıyla kabul görecek, referandum yolu açılacaktır. ERDOĞAN, 2002'den bu yana Türk seçmeni üzerinde oluşturduğu etkinin/büyünün farkındadır ve bu durumu, kendi lehine çevirmekte oldukça mahirdir. Nitekim aldığı oyla adının AKP'den daha değerli bir marka olduğunu göstermiştir. Bu tespitten hareketle bir referandum yoluyla anayasa değişikliğini gerçekleştirerek başkanlık sistemine geçişi sağlayabileceğini düşünmektedir. Bu ihtimâl, Haziran 2015'te yani zamanında gerçekleşecek bir seçim için de geçerlidir. Erken veya zamanında gerçekleşecek seçimde, AKP'nin 330 milletvekilinin altında kalması hâlinde ERDOĞAN için ikinci tercih gündeme gelecektir ki bu da HDP ile yapacağı anayasa değişikliği uzlaşmasıdır. Bu uzlaşmanın alt yapısı zaten hazırdır. Bir yanda devam eden çözüm süreci ve bu sürece temel teşkil eden yasal düzenlemeler, öbür yanda Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nda yapılan değişiklikle birlikte ortaya çıkan "bütün şehir" modelinden kaynaklanan yerel yönetimlerin özerkliğinin güçlenmiş olması, hukukî zemini müsait hâle getirmiştir. HDP'nin başkanlık sistemi karşılığında talep ettiği bir diğer husus olan ve AB’nin de ısrarla dayattığı Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'ndan Türkiye'nin çekincelerini kaldırması ise AKP için zor olmayacaktır. Zira “büyükşehirlerin bütün şehire dönüşmesi” ile bu yol açılmıştır. Ayrıca Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde paralel yapı KTB (KCK)'nin AKP eliyle fiilen egemen hâle getirilmiş olması, böyle bir düzenlemenin provası niteliğindedir. ERDOĞAN'ın HDP ile yapacağı ittifakta ve hayata geçireceği yeni düzenlemelerde kamuoyu tepkisini bastırmak ise farklı bir kılıfla olacaktır. Sürekli olarak "tek devlet-tek bayrak-tek vatan-tek millet" vurgusu yapan ERDOĞAN ve bir süredir üniter devletten yana tavır sergileyerek yerel yönetimlerin özerkliğini esas aldığını söyleyen HDP, İtalya ve İspanya örneğinde görülen üniter yapı içinde bölgelere geniş yetkiler tanıyan bölgeli devlet modelini hayata geçireceklerdir. Böylece üniter devletten taviz verilmediği vurgulanacak ve kamuoyunun çok bilmediği bölgeli üniter devlet modeli peçelenmiş olacaktır. Bu senaryonun hayata geçmesi hâlinde, İHSANOĞLU tercihinin aynı zamanda üniter devletten dolaylı bir vazgeçme olduğu sonucu çıkmaktadır ki bu durumu öngöremeyen MHP ve CHP Genel Başkanlarının durumunu Tarih'in nasıl kaydedeceğini şimdiden tahmin etmek hiç de zor değildir.

            Seçimlerin ikinci önemli sonucu, DEMİRTAŞ'ın aldığı oy oranıdır. BDP'nin alt yapısı esas alınarak ve "Türkiye partisi" olma iddiasıyla kurulan, sol/sosyalist çevreleri de bünyesine alma çabası içindeki HDP için ilk sınav olan DEMİRTAŞ'ın adaylığı, HDP açısından bir başarı olarak kabul edilebilir. DEMİRTAŞ'ın aldığı oy, 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde BDP ile HDP'nin toplam oyu olan % 6'nın yarısından daha fazla bir oy artışı anlamına gelmektedir. Oy artışında en temel etken, HDP'nin dillendirdiği "Türkiye partisi olmak" ve sol/sosyalist çevreleri temsil etmek olmamış; HDP'nin gizli gündeminde yer alan "Kürt oylarının tamamını alma hedefi" olmuştur. Bugüne kadar gerek genel gerekse yerel seçimlerde muhtelif sebeplerle HEP-ÖZEP-ÖZDEP-DEP-HADEP-DEHAP-DTP-BDP-HDP çizgisine yönelmeyen Kürt kökenli seçmenlerin önemli bir kısmı, Cumhurbaşkanlığı seçim sisteminin özelliği sebebiyle DEMİRTAŞ'ın adaylığını bir fırsat olarak görmüş ve "baraj kaygısı, bağımsız aday çıkarmış olma, hemşerilik bağları, iktidardan pay alma" ve benzeri bir ruh hâline bağlı olmadan, nispeten "daha serbest tercih yapma" şansını iyi değerlendirmiştir. Seçim sonuçları göstermektedir ki artık HDP, Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının tahminen dörtte üçünün oylarını almaktadır. AKP'nin "Kürt kökenli seçmenlerin çoğunun oyunu aldıkları iddiası" da bu seçimle birlikte kesin olarak çökmüştür. Zira hedefte toprak-egemenlik-iktidar-devlet varsa İbn-i Haldun'un asırlar önce ortaya koyduğu asabiye/soy bilinci, baskın olmakta ve artık din kardeşliği de geçerliliğini yavaş yavaş kaybetmektedir. Özellikle yeni ve/veya genç Kürt seçmeni açısından asabiye/soy bilincinin yükseliyor olması, HDP oylarının tetiklenmesinde ve kalıcı hâle gelmesinde önemli bir rol oynamıştır. Önümüzdeki süreçte de HDP oylarının artma eğiliminde olması, şaşırtıcı olmayacaktır. Bu durum, basit bir siyasî öngörü olmayıp Tarih'te defalarca gerçekleşmiş bir vakadır. Asabiye/soy bilincinin ortaya çık(arıl)masının, akabinde güçlen(diril)mesinin ve kalıcı hâle ge(tiri)lmesinin ise Türk Milleti'nin birliğini ve Türk devletinin bütünlüğünü tehdit ettiği artık açıkça gözlenmektedir. Bu faturanın Türk Milleti'ne ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne AKP hükümetleri tarafından kesilmesi de AKP-HDP çizgisinin gizli ortaklığının güzel bir göstergesidir.            

            Cumhurbaşkanlığı seçiminde ortaya çıkan sonuç, MHP'yi ve CHP'yi yöneten kadrolar açısından, özellikle de her iki partinin Genel Başkanları bakımından yeni tartışmalara yol açacaktır. Zira alınan sonuç, tamamen BAHÇELİ'nin ve KILIÇDAROĞLU'nun şahsî tercihlerinden kaynaklanmıştır. Dolayısıyla İHSANOĞLU'nun oylarının MHP ile CHP'nin toplam oylarının altında kalması, BAHÇELİ'nin ve KILIÇDAROĞLU'nun şahsî başarısızlığı anlamına gelmektedir. Her iki siyasînin etrafında yer alan çekirdek yönetim kadroları ise mevcut konumlarını korumak adına bir suskunluk sarmalına girdikleri için çatı aday formülüyle ve İHSANOĞLU'nun adaylığıyla ilgili herhangi bir muhalif irade beyan etmemişlerdir. Zira Ankara'da muteber olan ve ikbal kapısını açan ve/veya devam ettiren yol, iktidara itiraz etmemeye dayanmakta; susarak sabretmek ve böylece ayakta kalmak demek olan ince bir sanatçılık (!) gerektirmektedir. Bu ince (!) sanatçılığa karşılık Türk halkı pek çok söz söylemektedir ama bir tanesi yeterli olacaktır: "Susma, sustukça sıra sana gelecek!". Nitekim susmayı olağanlaştıran ve cazip kılan bu anlayış, pek çok suskunu ya yerinden etmiş veya özlemle konmasını beklediği devlet kuşundan ebediyen mahrum bırakmıştır.        

            CHP cephesine bakıldığında son seçim yenilgisiyle birlikte KILIÇDAROĞLU, yıllardır iktidar beklentisi içinde olan CHP tabanı için yavaş yavaş ümitsiz bir vakaya dönüşmektedir. Genel Başkan olduktan sonra 2010 referandumunu, 2011 genel seçimlerini, 2014 yerel seçimlerini ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybeden KILIÇDAROĞLU, en geç 2015 Haziranı'nda gerçekleşecek genel seçimler için de ümit ışığı olmaktan uzak bir görünüm sergilemektedir. Bu durum da CHP’nin şimdiden kaynamaya başlamasına yol açacaktır. Önümüzdeki süreçte, CHP’de ciddi bir iç mücadele döneminin başlayacağı anlaşılmaktadır. Öte yandan CHP tabanı açısından bir başka sıkıntılı durum ise alternatif lider adayı bulmakta yaşanan kıtlıktır. Bir dönem kuvvetli bir rüzgâr estiren ya da estirdiği zannedilen Mustafa SARIGÜL'ün 2014 yerel seçimlerinde iyi bir sınav verememesi ve ismi üzerindeki büyünün bozulması, CHP tabanının önemli bir kısmında hüsrana yol açmıştır. Mevcut şartlar, CHP için bir kısır döngü hâlidir ve bu kısır döngüden çıkış için yanan bir ümit ışığı görünmemektedir. Zira seçmenin ilgisini ve beğenisini kazanabilecek bir yıldız, CHP içinde parlamamaktadır.

            MHP açısından Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortaya çıkan sonuç ise artık bir klasik hâlini almıştır. 2002 yılından bu yana yapılan üç genel seçimden (2002, 2007 ve 2011 genel seçimleri), üç yerel seçimden (2004, 2009 ve 2014 yerel seçimleri) ve iki referandumdan (2007 ve 2010 referandumları) mağlubiyetle ayrılan BAHÇELİ ve ekibi, Cumhurbaşkanlığı seçimiyle birlikte dokuzuncu kez hüsrana uğramıştır. Gidişat, MHP’de bir değişiklik olmazsa yaklaşan genel seçimlerde de akıbetin değişmeyeceğini göstermektedir. Her yenilgiden sonra ortaya atılan muhtelif bahaneler, zafer kazanıldığına dair içi boş ve komik iddialar, başarılı olunduğuna ve/veya olunacağına dair çok ileri zekâlara hitap eden formüller ile değişik aritmetik ve geometrik fallar, üç büyükşehir dışındaki oyları hesaba katmadan ikinci parti olma gibi müthiş icatlar, hiçbir maske bulunamadığı durumlarda akla ilk gelen “şerefli yenilgi” sığınağı ve bütün bu mantık harikası gerekçelere verilen iç ve dış destekler, Türk seçmeninin verdiği mesajın Balgat'ta anlaşıl(a)madığını veya anlaşılsa bile anlamazlıktan gelindiğini göstermektedir. Buna rağmen, MHP’yi mağlubiyet alışkanlığına sokan BAHÇELİ ve ekibi, her seferinde kendi pozisyonlarını koruyarak bir şekilde ayakta kalmaktadırlar. Öte yandan MHP’de dikkat çeken bir başka husus da MHP’yi yöneten çekirdek ekibin içinde yer almayan bir grup siyaset esnafının da her yenilgi sonrası BAHÇELİ’yi koruma çemberine almasıdır. Bu koruma ekibinin tutumu, her seçim öncesi aynıdır ve bu tavır, çekirdek ekibin içinde yer alma arzusunun bir yansımasıdır. Bununla birlikte çok arzulu bu ekibin her seferinde sadece kendisinin kaybetmediğini, aynı zamanda MHP’nin, Türk Milleti’nin ve hatta bütün Türk Dünyası’nın mahvına sebep olduğunu görmek için MHP'nin seçim başarısızlıkları dizisine, Türkiye'nin AKP'li yıllarda geldiği vahim noktaya, Irak ve Suriye Türkleri ile Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerinin şu günlerde içinde bulunduğu karanlığa ve bataklığa bakmak yeterlidir. AKP iktidarı döneminde hep ikinci sınıf muamele gören ve negatif ayrımcılığa uğrayan bu soydaşlarımız ile Türk Dünyası’nın muhtelif sıkıntılı coğrafyalarının vebali, konum koruma telaşındaki BAHÇELİ ve ekibi ile konum elde etme arzusundaki MHP’li siyaset esnafının üzerindedir. Konum korumacılarının ve konum avcılarının suskunluğu devam ettikçe ve suçlarını itiraf edip oyun alanından çekilmeleri gerçekleşmedikçe oynanacak oyun da elde edilecek konum da kalmayacaktır. Kısacası, artık antrenörün devrinin kapandığını görmek yetmemekte, gün gibi aşikâr olanı haykırmak ve maç kazanacak bir kadroyu oluşturacak antrenörü bularak takımın başına geçirmek gerekmektedir. Aksi takdirde, onuncu mağlubiyet yoldadır. Ama daha da kötüsü, küme düşme tehlikesi ufukta görünmektedir.

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
GÜNDEM Kategorisindeki Diğer Haberler
Demokratik Bölgeler Partisi, Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel hakkında, '..
Erdoğan'ın Lozan'la ilgili sözlerine tepki gösteren Yunanistan Savu..
Şikede kumpas iddianamesinde tutuklanan iş adamı Serdal Adalı'nın o dön..
Bolu F tipi cezaevinde yatan Alaattin Çakıcı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sesle..
Adana'da yurt yangınında hayatını kaybedenlerin cenazesine katılan Avru..
Hrant Dink'in öldürülmesine ilişkin görülen davanın üye hakimi Bünyamin..
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=