Lütfen bekleyin..

Hocalı Katliamı

26 Şubat 2014, 00:01

Alp Tümen Arslan Yazdı...

Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş

YUKARI KARABAĞ SORUNU İÇİNDE AYRI BİR YARA: HOCALI KATLİAMI

25-26 Şubat 1992 tarihinde gerçekleşen Hocalı katliamı, insanlık tarihinin kaydettiği en vahşi eylemlerden birisidir. Yukarı Karabağ[1] sorunu içinde gerçekleşmiş pek çok trajediden birisi olan bu katliam, Ermeni yayılma siyasetinin hiçbir kural tanımadığını gösteren önemli bir delildir. Bu katliamın arkasındaki stratejiyi anlayabilmek için Ermenistan devletinin kuruluşunun ve Yukarı Karabağ sorununun tarihî gelişimini iyi kavramak gerekmektedir. Bir başka deyişle Ermeni yayılmacılığı anlaşılmadan, bahsi geçen meseleleri anlamak mümkün değildir.

Ermeni yayılmacılığı, sistematik bir siyasî uygulamanın ürünüdür. On sekizinci yüzyılda başlayan bu siyasetin hamisi Ruslardır. 1722'den itibaren Rus Çarlığı, Osmanlı Devleti ve bugünkü İran coğrafyasında yaşayan Ermenilerin Azerbaycan coğrafyasına yerleştirilmesi politikasını tatbik etmiştir. 1884 yılına kadar devam eden bu aşamanın ardından Ermeniler, örgütlenme dönemine geçmiştir. Hınçak ve Taşnaksütyun örgütleri kurulmuş; Osmanlı Devleti, İran ve Güney Kafkasya sınırları içinde yaşayan Türklere saldırganca bir tutum devri başlamıştır. Özellikle 1905-1907 ve 1917-1920 yılları arasında Türklere yönelik büyük saldırılar yapılmıştır. 1918’den itibaren ise artık hedef, sadece Ermenilerin yaşadığı bir Ermenistan devletidir.

Bugünkü Ermenistan toprakları, 1918 yılına kadar nüfusunun çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu bir coğrafyadır. Mayıs 1918’de Ermenistan devleti kurulduğunda da 1722'den beri devam eden Ermeni baskısına rağmen nüfusun yarısı, Türklerden oluşmaktaydı ve devletin sınırları içindeki yer adlarının hemen hemen tamamı Azerbaycan Türkçesi’ydi. Bu sebeple yalnızca Ermenilerden oluşan bir Ermenistan hayali, Ermenilerin Türklere yönelik saldırıları arttırmasına yol açmıştır. Bu amaca yönelik saldırılarla birlikte 1930’lu yıllardan başlamak üzere, 1948-1953 ve 1988-1989 dönemlerinde Azerbaycan Türkleri, Ermenistan’dan sürülmüşlerdir.

Ermeniler için bundan sonraki aşama ise 1988'den itibaren başlayan dönemdir. Bu dönemin temel stratejisi, Ermenistan devletinin topraklarının genişletilerek Büyük Ermenistan’ın kurulmasıdır. Türklerin Ermenistan’dan tamamen sürüldüğü bu dönemde, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)’nin bölgeden çekilmesiyle birlikte yayılmacı ve saldırgan siyaset daha da sistematikleşmiştir. Bu bağlamda hedef olarak Türkiye ve Azerbaycan toprakları belirlenmiştir. Yukarı Karabağ Bölgesi de "Büyük Ermenistan"ın kurulması hayaline yönelik yayılma siyasetinin ilk aşamasını oluşturmaktadır. Bundan dolayı Yukarı Karabağ sorunu da bu son dönemin yayılmacı siyasetinin etkisiyle ortaya çıkmış bir meseledir.

Azerbaycan toprakları içinde yer alan Yukarı Karabağ Bölgesi’nin idarî statüsü, Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti (RSFSC)'nin işgaliyle birlikte tartışmalara yol açmıştır[2]. Bu işgalle birlikte Yukarı Karabağ, uluslararası bir mesele olmaktan çıkıp RSFSC’nin iç sorunu hâline gelmiştir. Stratejik öneminden dolayı bölgeyi doğrudan kendine bağlamayı düşünen RSFSC yönetimi, daha sonra bu kararından vazgeçmiş ve 5 Temmuz 1921 tarihinde Rusya Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin Kafkas Bürosu, Yukarı Karabağ’ın Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (ASSC) sınırları içinde özerk bir bölge hâline getirilmesi kararını almıştır. Bu karardan memnun olmayan Ermeniler, kararın değiştirilmesi yönünde taleplerde bulunmuşlardır. Ermenilerin itirazlarına rağmen Yukarı Karabağ’ın statüsü değiştirilmemiş ve Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki bu sorun, olayların tırmanmaya başladığı 1980’li yılların ortalarına kadar sön(dürül)müştür.

Yukarı Karabağ’ın statüsüyle ilgili tartışmalar, SSCB’nin dağılma sürecine paralel olarak yeniden alevlenmiştir. 20 Şubat 1988 tarihinde çoğunluğu Ermeni olan Yukarı Karabağ Konseyi, ASSC’den ayrılarak Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (ESSC)’ne katılma kararı almıştır. SSCB Komünist Partisi Merkez Komitesi, bu kararı reddetmiştir. Bu gelişme üzerine Yukarı Karabağ Ermenileri, bölgedeki Türklere saldırarak etnik temizlik hareketine başlamış ve Türkleri göçe zorlamışlardır. Bunun üzerine Yukarı Karabağ Konseyi, 12 Temmuz 1988 tarihinde “özerk bölge” olarak ESSC’ye katıldığını ilân etmiştir. Moskova yönetimi ise 28 Kasım 1989’da Yukarı Karabağ’ın Azerbaycan’a iadesine karar vermiştir. Ancak Ermenistan Yüksek Konseyi, bu kararı tanımamış ve 1 Aralık 1989’da Yukarı Karabağ’ı ilhak ettiğini duyurmuştur. Bu kararın SSCB Yüksek Konseyi tarafından reddedilmesi üzerine kanlı olaylar başlamıştır. Ayrıca, bu gelişmeler devam ederken SSCB dağılmış, Azerbaycan ve Ermenistan bağımsızlıklarını ilân etmiştir.

Ermenilerin saldırılarının artarak devam etmesi üzerine, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) çerçevesinde tarafların bir araya getirildiği toplantılar yapılmış ancak sonuç alınamamıştır. AGİT tarafından, “Yukarı Karabağ’ın Azerbaycan’a ait olduğu yönünde” karar alınmış ancak Ermeniler, bu karara rağmen Yukarı Karabağ’ı işgal etmiş ve bununla yetinmeyerek Yukarı Karabağ’ın çevresini de ele geçirmişlerdir. Ermenilerin gerçekleştirdiği bu işgallerin sonucunda işgal altındaki Azerbaycan toprakları, Azerbaycan topraklarının % 20’si oranına ulaşmıştır. AGİT, sorunun çözümü için girişimlerde bulunmuş ve 1993 yılında kendi bünyesinde on bir üyeli “Minsk Grubu”nu oluşturmuştur. Hâlen çalışmalarını sürdüren bu oluşum bünyesinde, günümüze kadar pek çok toplantı yapılmış ve girişimde bulunulmuş ancak yirmi yılı aşkın bir süreden beri devam eden müzakerelere rağmen sorunun çözümünde herhangi bir gelişme olmamıştır.

Yukarı Karabağ sorununun devam ettiği yıllarda, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi de 1993 yılı içinde sorunu ilgilendiren dört adet karar almıştır. 822, 853, 874 ve 884 numaralı bu kararlarda uluslararası sınırların zor kullanarak değiştirilemeyeceği, işgal edilen Azerbaycan topraklarının iade edilmesi ve Ermenilerin işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiği belirtilmiştir. Birleşmiş Miletler dışında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi de Yukarı Karabağ sorunuyla ilgili kararlar almıştır. Bunlar içinde en önemli olanı, 25 Ocak 2005 tarihli ve 1416 sayılı karardır. Bu kararda, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarına atıf yapılarak Azerbaycan topraklarının önemli bir kısmının Ermeni işgali altında olduğu ve ayrılıkçı güçlerin Yukarı Karabağ’ı denetim altında tuttuğu ifade edilmiştir.

Yukarıda genel hatlarıyla bahsettiğimiz Yukarı Karabağ’ın işgali çerçevesinde, Hocalı da Ermeni mezaliminden payına düşeni almış ve Ermeni saldırılarına hedef olmuştur. Amaç, Türkleri bu bölgeden tamamen sürmektir. Zira Hocalı, stratejik öneme sahip bir yerleşim birimidir. Bölgedeki tek havaalanı Hocalı’da bulunmaktadır. Yukarı Karabağ’ın merkezi olan Hankendi’nin elektrik hattı, Bakü-Hankendi demiryolu ve Bakü-Şuşa karayolu Hocalı’dan geçmektedir. Dolayısıyla Hocalı, Ermeniler açısından öncelikle ele geçirilmesi gereken bir hedef olarak görülmüştür. Bu bağlamda, Ermenilerin Yukarı Karabağ’ı işgal etme planı çerçevesinde, 1991 yılının Ekim ayından itibaren Hocalı ablukaya alınmıştır. Bu abluka neticesinde Hocalı’ya karayoluyla ulaşım, 30 Ekim’den itibaren kapatılmıştır. Tek ulaşım vasıtası olan helikopter ise son kez, 28 Ocak 1992’de Hocalı’ya girmiştir. 2 Ocak’tan itibaren elektrik kesilmiş; Şubat ayının ikinci haftasından itibaren ise Hocalı, hergün toplarla bombalanmıştır. Azerbaycan devletinin herhangi bir yardım gönderemediği Hocalı, Ermeni silahlı birliklerinin kuşatması altında yiyecek, yakıt, vb. temel ihtiyaç maddelerinden yoksun bir hâle getirilmiştir.

Hocalı’daki katliam ise 25 Şubat 1992'de başlamış ve 26 Şubat 1992’nin ilk saatlerinden itibaren gün ışıyana kadar devam etmiştir. 25 Şubat 1992 gecesi saat 23.00 sularında Ermenistan Ordusu askerleri, Yukarı Karabağ’daki Ermeni çeteleri ve SSCB döneminden kalma 366. Alay’a bağlı Rus ve Ermeni birlikleri, savunmasız Hocalı halkına saldırmaya başlamıştır. Şehrin çıkış noktaları kapatılarak Hocalı’nın haritadan silinmesi hedeflenmiştir. Resmî kayıtlara göre 613 kişi öldürülmüştür ancak bu sayının 1300’den fazla olduğu ifade edilmektedir. 487 kişi ağır yaralanmış, 1275 kişi esir alınmış, 150 kişi ise kaybolmuştur. Esir alınanların bir kısmı serbest kalmış ancak önemli bir bölümünden herhangi bir haber alınamamıştır. Saldırıda öldürülen insanların cesetleri incelendiğinde ise cesetlerin birçoğunun yakıldığı, gözlerinin oyulduğu, değişik organlarının kesildiği anlaşılmıştır.

Hocalı’da gerçekleştirilen bu katliam, bazı temel uluslararası hukuk kurallarının çiğnendiği acı bir dram olarak kayıtlara geçmiştir. İhlâl edilen uluslararası hukuk kurallardan ilki, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 9 Aralık 1948’de kabul edilen ve 12 Ocak 1951’de yürürlüğe giren “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”dir. Almanya’da Naziler tarafından Yahudilere karşı yapılan eylemlerin cezalandırılmasına yönelik olarak hayata geçirilen bu sözleşmenin 2. maddesinde soykırım suçu düzenlenmiştir. Maddeye göre millî, dinî, etnik ve ırkî gruplardan birine mensup olanlara karşı ve kişilerin bu gruplardan birine mensup olmasından dolayı yok etme kastıyla hareket edilmesi hâlinde, soykırım suçu işlenmiş sayılmaktadır. Grubun kısmen dahi olsa yok edilmek istenmesi, bu suçun gerçekleşmesi için yeterli kabul edilmiştir. Irkçı bir niyetle hareket ederek nefrete dayalı, planlı ve örgütlü bir uygulama, uluslararası ceza mahkemesi kararlarına göre bu suçun varlığı için karine teşkil etmektedir.

Hocalı’da Türkler aleyhine işlenen fiillere bakıldığında, Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi'nin 2. maddesinde beş bent hâlinde sayılan fiillerin ilk üçü, Ermenilerin gerçekleştirdiği fiillerle paralellik taşımaktadır. Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi'nde bahsedilen grup üyelerinin öldürülmesi, grup üyelerinde ciddi bedenî veya zihnî zarara sebep olma ve grubun yaşam şartlarını kasten değiştirmek şeklinde ilk üç bentte belirtilen fiillerin tamamı, Hocalı'da yaşayan Azerbaycan Türklerine tatbik edilmiştir. Öte yandan, soykırım suçunun ispatı bakımından “etnik, millî, ırkî veya dinî bir gruba mensup olmaktan kaynaklanan hedef alınma” anlamına gelen özel kastın varlığına ilişkin iki önemli veri bulunmaktadır. Bunlardan ilki, bir itiraftır. Dönemin Savunma Bakanı olan ve daha sonra Ermenistan Cumhurbaşkanlığı yapan Serj SARKİSYAN’ın uluslararası basın kuruluşlarına verdiği “Bu konuda yüksek sesle konuşmak istemiyoruz. Hocalı’ya kadar Azerbaycanlılar bizim sivillere saldıramayacağımızı düşünüyordu fakat Hocalı’da biz bu kalıbı kırdık.” şeklindeki beyanat, Hocalı’da yaşayan Türklerin bir etnik ve millî grup mensubu olmaları sebebiyle hedef olduğunu göstermektedir. Özel kastın var olduğunu destekleyen ikinci veri ise Hocalı'da günlerce devam eden ablukadır. Ekim 1991’den itibaren başlayan ve olay gecesine kadar devam eden abluka, sistematik bir saldırı niyetinin olduğunu ve soykırıma yönelik özel bir niyetin varlığını pekiştirmektedir. Bu sebeple Hocalı katliamına uluslararası hukuk açısından bakıldığında, soykırım suçunun işlendiğini söylemek mümkündür. Cezalandırılması gereken bireyler açısından Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 6. maddesi uyarınca, suçun işlendiği yer mahkemesi olan Azerbaycan mahkemeleri yetkilidir. Ayrıca, Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi'nin 9. maddesine dayanarak devletlerin sorumluluğu kapsamında Ermenistan aleyhine Uluslararası Adalet Divanı’na başvuru yapmanın önünde bir engel de bulunmamaktadır.

Öte yandan Hocalı’da ve genel olarak Yukarı Karabağ sorunu çerçevesinde, insan hakları ihlâlleri de söz konusudur. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne bakıldığında 2. maddedeki yaşam hakkı, 3. maddedeki işkence yasağı, 5. maddedeki kişi güvenliği ve özgürlüğü, 8. maddedeki özel hayatın ve aile hayatının korunması ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 1. Ek Protokolü’nde yer alan mülkiyet hakkı ihlâl edilmiştir. Ölenlerin ve kaybolanların yakınları ile bahsettiğimiz hakları ihlâl edilen mağdurlar, hak ihlâllerinden dolayı tazminat talep edebilirler. Zira gerek Ermenistan gerek Azerbaycan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraftır. Bu durumda mağdurlar ve yakınları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Ermenistan aleyhine dava açabilirler.

Yukarı Karabağ sorununda ihlâl edilen bir başka uluslararası hukuk kuralı da “kuvvet kullanma yasağı”dır. Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 2. maddesinde belirtilen bu yasak, Azerbaycan toprağı olan Yukarı Karabağ Bölgesi’nin işgal edilmesiyle delinmiştir. Nitekim yukarıda bahsettiğimiz Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 822, 853, 874 ve 884 numaralı kararları da bu işgali teyit etmektedir. Bu bağlamda, Azerbaycan Devleti’nin uluslararası hukukta tanınmış olan meşru müdafa hakkı çerçevesinde, askerî bir harekâtla Yukarı Karabağ’ı geri alması hukuken mümkündür.

Hocalı katliamına ve genel olarak Yukarı Karabağ sorununa ilişkin hukukî başvuru yolları dışında, uluslararası kamuoyunu oluşturma yönünde etkin bir propaganda yöntemi de izlenmelidir. Bu mesele Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından, Kıbrıs Davası gibi millî bir mesele hâline getirilerek öncelikle Türkiye ve Türk Dünyası içinde işlenmelidir. Yani atılması gereken birinci adım, Batılı çevrelerle beraber hareket eden yerli işbirlikçilerin dillerinden düşürmediği bir eleştiri konusu olan "Türk'ün Türk'e propagandası"nı yapmaktır. Türk devletlerinin ve Türk Milleti’nin bir bütün olarak bu meseleyi önce anlaması ve daha sonra sahiplenmesi sağlanmalıdır. Türk parlamentolarından bu yönde kararlar çıkmalı, uluslararası toplum nezdinde etkin ve sürekli bir kampanya düzenlenerek benzeri kararların alınması sağlanmalı ve Ermenistan siyasî baskı altına sokulmalıdır. Eş zamanlı olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan hukukî başvuruların sayısı arttırılmalı ve çıkması muhtemel tazminat kararları kullanılarak Ermenistan,  ekonomik anlamda da kıskaca alınmalıdır. Bu uygulamalarla birlikte, Ermenistan kamuoyuna yönelik psikolojik operasyonlar düzenlenmeli ve Yukarı Karabağ’ın işgal altında tutulmasının siyasî, iktisadî, hukukî, vb. pek çok alanda yıkıma sebep olacağı konusu işlenmelidir. Diğer taraftan özellikle Azerbaycan, askerî caydırıcılığını arttırarak her an askerî müdahale yapabilecek şekilde hazır ve diri olduğunu hissettirmelidir.

Hocalı katliamı ve Yukarı Karabağ sorunu kapsamında alınacak hukukî, siyasî, ekonomik, vb. tedbirler ile hayata geçirilecek diğer uygulamalar, Türkiye ve Azerbaycan için hem duygusal ve sosyo-kültürel yönden bir mecburiyet hem de bu devletlerin karşılıklı dış politik menfaatleri açısından bir gerekliliktir. Ayrıca bu konu, “iki devlet-tek millet” olan Türkiye Türkleri ile Azerbaycan Türkleri arasında “ülküde birlik” yönünde alınacak önemli bir dönemeç olacaktır. Bu sebeple bugüne kadar kaybedilmiş yıllar da göz önüne alınarak sorunun çözümüne yönelik adımların seri ve kararlı bir şekilde atılması şarttır. Zira bu yıllar da göstermiştir ki lafla peynir gemisi yürümemektedir. Hele hele "Ermenistan'a peynir satma ve köşeyi dönme" gibi gerekçelerle Ermeni açılımı yapmak ise hiçbir fayda sağlamadığı gibi Türkiye ile Azerbaycan arasındaki resmî-gayrıresmî bağların gevşemesine ve gönül köprülerinin yıkılmasına yol açmıştır. Bu gevşemenin yol açtığı ekonomik tahribat belki telafi edilebilir ancak gönül kırıklıklarını telafi etmek, o kadar kolay olmayacağı gibi uzun da sürebilir. Böylesi bir durumdan memnun olanlar çıkacaktır ki bunlar, Ermenistan ve Ermeni muhibbanları ile Batı'nın acenteliğini yapan yerli işbirlikçilerdir. Bu çevreleri üzmek, Türk Devleti'nin boynunun borcudur ancak devletler, yöneticileriyle müşahhaslaştıklarına göre bu durumda asıl borçlular, Türk Milliyetçileridir.

Alp Tümen ARSLAN

[1] Yukarı Karabağ Bölgesi, Karabağ toprakları içinde yer alan bir bölgedir. Dolayısıyla Karabağ toprakları, Yukarı Karabağ’ı da içine alan geniş bir coğrafyadır. Tarihî durum itibarıyla Karabağ Bölgesi, Kür ve Aras nehirleriyle Gökçe Gölü arasında yer alır. Ermenistan toprakları ve Azerbaycan'a bağlı Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti ile bütünlük arz eden bir bölgeyi ifade eden Karabağ topraklarının büyük bölümü, bugünkü Azerbaycan ile Ermenistan toprakları arasında olup, bir bölümü de İran topraklarında yer almaktadır. Bu sebeple Karabağ, oldukça stratejik bir öneme sahiptir. Azerbaycan ile Ermenistan arasında sorun teşkil eden ve Azerbaycan sınırları içinde kalan bölge ise Yukarı Karabağ veya Rusça’daki kullanımıyla Dağlık Karabağ şeklinde isimlendirilmektedir. Batı dillerinde de bu bölge, Dağlık Karabağ olarak adlandırılmaktadır.

[2] Bolşevikler, 8-9 Kasım 1917 devrimiyle Çarlık Rusyası’nın yönetimini ele geçirdikten sonra, 23-31 Ocak 1918’de RSFSC’nin kuruluşunu ilân etmişlerdir. 30 Aralık 1922’de SSCB kurulana kadar devletin resmî adı, RSFSC’dir.

Etiketler : hocalı, alp tümen arslan
  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
GÜNDEM Kategorisindeki Diğer Haberler
Rus medyasında yer alan habere göre, ÖSO ve Türk askeri akşam saatlerinde S..
İstanbul 7'inci Ağır Ceza Mahkemesi, Mavi Marmara davasının düşürülmesi..
YeniÇağ Gazetesine kar maskeli bir grup tarafından gerçekleştirilen çirkin ..
İstanbul Emniyeti polislerin 3. Köprü ve Osmangazi köprüsünden geçişini yas..
Bolu Belediye Başkanı: Kimse ekmek yediği kaba işemeyecek....
Denizli'nin Honaz ilçesinde oğluna attığı terliğin 'silah' sayı..
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=