Lütfen bekleyin..

Dar Geçitteki Ülke Türkiye

11 Şubat 2014, 13:03

"Ve korkma ey Türk milleti, korkma bu şafaklarda yüzen al sancak ilelebet dalgalanacaktır demek için 30 Mart’ı bekliyoruz."

Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş

Türkiye yine bir dar geçitte yol alıyor, bu geçidin sonunda aydınlık bir gün de bizleri karşılayabilir, daha karanlık bir yeni sürece de girebiliriz. Gerek yaşadığımız coğrafya, gerek karşı karşıya olduğumuz sorunlar, gerekse de uluslararası konjonktürde yaşanan değişmeler, Türkiye’nin nasıl bir geleceğe evrileceğini belirleyen temel parametrelerdir. Fakat her bir parametrenin etkisini izale edecek ve istikameti tayin edecek asıl önemli etken, Türk milletinin yaşanan süreç içinde takınacağı tavırdır. Eğer bu süreci şu günlerde “oluşturulmaya çalışılan algı” şekillendirecek olursa, Türkiye’nin bu buhranın etkilerinden kısa sürede kurtulması pek mümkün gözükmemektedir. Bu yüzden, farklı bir bakış açısına ve bunu besleyecek kararlı bir irade beyanına ihtiyaç vardır.

Yaşananlar, ne masum bir yolsuzlukla mücadele meselesidir, ne de devletin içindeki paralel yapıları tasfiye etme operasyonudur. Burada kimin millî kimin gayri millî olduğu tartışmasını yürütmek de abesle iştigaldir. Yaşananlar bir “ittifakın çöküşü”dür ve her iki yapının birbirlerine belirli bir zamana kadar gösterdikleri müsamahanın bir sınırına gelindiğinin göstergesidir. AKP-Erdoğan cephesi; cemaatin etkinliğini artırarak kendi yönetme erkini paylaşma talebine, elindeki ekonomik güce ve geçen zamanda elde ettiği toplumsal tabana dayanarak ve daha da önemlisi kendisinin “sirkten temin edilmiş ayna”daki görüntüsüne meftun olarak savaş açmıştır. Cemaat de uzun yıllardır hazırlandığı ve artık hak ettiğini düşündüğü sonuçlara ulaşmak, ideallerini gerçekleştirmek ve devlete egemen olmak için bu meydan okumaya cevap vermiştir.

Her iki yapı da özü itibariyle Türkiye’nin geleceğini kendi bakış açıları doğrultusunda şekillendirmek istemektedir. Kirli ilişkilerle elde ettikleri güçten vazgeçmemek için her iki yapı da bir varlık-yokluk savaşına tutuşmaktan, ülkeyi bu savaşın alanı yapmaktan, toplumsal yapıyı ve devletin bütün kurumlarını tahrip etmekten çekinmemektedir. Ortaya dökülenlere bakıldığında, Türkiye’de uzun yıllardır ahlâksız bir düzenin kurumsallaşarak geliştiği ve “dokunduğu her şeyi kirleterek” kendisine dönüştürdüğü görülmektedir. Bu savaş bize göstermiştir ki kirlenmeyen ne millî bir yapı, ne ahlâkî bir ölçü, ne de millî ve mânevî bir değer kalmıştır.

Ortalıkta birer “fazilet abidesi” gibi dolaşanların dâhil oldukları kirli pazarlıklar bir tarafa; haktan, hukuktan, ahlâktan, erdemden, dinden, imandan bahsedenlerin orta yere dökülen onca pisliğe rağmen bunları savunmakta sergiledikleri cevvaliyet, Türkiye’nin, aslında yaşananlardan daha ağır bir zillete duçar olduğunu göstermesi bakımından ibretliktir.

Ortaya çıkan yolsuzluk dosyalarını Türkiye’nin 3. Boğaz Köprüsü’nü yapmasını çekemeyenlerin işi, dış güçlerin oyunu olmakla izah etmeye çalışanlar ve bu süreçte üretilen onlarca yalanla toplumu manipüle edip yolsuzlukların üstünü örtmeye uğraşanlar, esasında yolsuzluk iddialarından daha vahim bir sorunun varlığına işaret etmektedir. Zira artık bu ülkede yolsuzluk yapmak, rüşvet almak savunulabilecek ve yüz bile kızartmayan bir fiil hâline gelmiştir. Bu gayrı meşru fiillerin meşrulaştırılmasının ahlâk adına ve dinî kavramlar kullanılarak yapılması, öncelikle kendini Müslüman olarak tanımlayan herkesin itiraz etmesi ve “değerlerimi kirletme!” diyerek meydanlara dökülmesi gereken bir durumdur. Ne var ki mevcut durumda söz konusu ahlâksızlıkların “iyi ama herkes yapıyor” kalıbı içinde aklanmaya çalışıldığı görülmektedir. Böylesi mesnetsiz bir argümanın himayesine sığınılması, aslında 11 yıllık AKP iktidarının bu ülkeye verdiği en büyük zarardır. Türk milletinin zihni ifsad edilmiştir; yolsuzluğu, rüşveti, ahlâksızlığı, haksızlığı, hukuksuzluğu, adaletsizliği makul-meşru gören ve bunları türlü uyduruk bahanelerle savunan bir zümre 11 yıl içinde yetiştirilmiştir. Bu, ülkenin geleceğine dair vahim bir tablodur.

Bugün eğer ahlâksızlığa karşı çıkılmıyor ve kutsal olan her şey kirlenirken sessiz kalınıyorsa, bu başarıyı AKP ve cemaat kendi aralarında eşit şekilde bölüşebilirler! AKP, çok “profesyonel bir tevil sistemi” kurarak hakkı bâtıl, bâtılı hak olarak gösterme becerisini sergilediği, elde ettiği siyasî ve ekonomik güçle herkese boyun eğdirmeyi başardığı için bu başarıda (!) aslan payının kendisinde olduğunu iddia etme hakkına sahiptir. Cemaat de yolsuzluklar olurken sessiz kalarak ve “bir gün işime yarar!” diyerek bunları kayıt altına alma öngörüsünde bulunduğu, “röntgenciliği fazilet mücadelesi olarak sunma” başarısı gösterdiği ve cemaat devleti kurma yolunda maharetini sergilediği için büyük payın kendine verilmesini isteyebilir. Ve el hak, aralarında adil bir şekilde bunu paylaşsalar yeridir!

Bizim Vatanımız, Onların Çıkarlarının Arenası

Gelinen noktada her iki taraf da bu kavgayı kendisine yeni müttefikler bularak sürdürmek istiyor. AKP kendisinin millî olduğuna, Batı ile işbirliği yapmadığına, ayrıca cemaatin paralel yapısını inşa ederken zinhar haberi olmadığına inanmamızı istiyor; kendisine destek olmamız hâlinde, yedi düvele meydan okuyarak küffara ve onun kılıcını sallayanlara karşı galebe çalacağını ve Türkiye’yi daha güzel bir geleceğe taşıyacağını iddia ediyor. Cemaat ise, Türkiye’de bir yolsuzluğun kurumsallaştığını, AKP’nin sistematik olarak hırsızlık yaptığını, kara para akladığını, ayrıca AKP’nin PKK ile anlaştığını, kendisine destek olunması hâlinde daha demokratik, adil ve güzel bir Türkiye’nin inşa edileceğini söylüyor. Oysa biz biliyoruz ki kavganın sebebi ne o, ne de bu... Kavga iktidar kavgası ve paylaşılmak istenen ülke…  Dolayısıyla bizim kutsal bellediğimiz, sonsuza kadar üstünde çiçekler açsın, huzur, refah ve mutluluk yeşersin diye uğruna öldüğümüz vatanımızı, onlar çıkarlarının çatıştığı arenaya dönüştürdüler ve kazan her şeyi alacak. Birbirlerine eleştirirken ve saldırırken ikisinin de söylediklerinde haklı oldukları noktalar var, büyük yalanların içinde barındırdığı küçük gerçeklerle inandırıcılık kazandığı gibi… Lâkin biz ikisinden birini tercih etmek ve onun yanında saf tutmak zorunda mıyız? Tuttuğumuzun karşısındakine hücum etmek, birini yerle yeksan ederken öbürünü fazilet mücadelesinin, diğerini millî devletin kahramanı ve bânisi ilân etmek zorunda mıyız? Arenanın tribününde oturup bu kavgayı seyredelim ve “hurra” nidaları atarak vatanımızın, değerlerimizin çiğnenmesine seyirci kalalım demiyorum asla. Üçüncü ve daha ahlâklı bir yol mümkün değil mi? İkisinin de dünümüzü, bugünümüzü ve yarınımızı daha fazla kirletmesine müsaade etmeden hepimizi felaha eriştirecek bir üçüncü yol mümkün değil mi? Türkiye, ne AKP’ye ne de cemaate muhtaçtır, o yüzden bu kavgada taraflardan birini tercih etmek zorunda değiliz.

Daha önemlisi de şu: Galip gelen hangi yapı olursa olsun, biliniz ki bundan sonra onun dedikleri bizim başımızın üstünde sallanan bir kılıç olacak, bundan sonra devlet onun, millet onun, hak onun, hukuk onun olacak. Yolsuzluğu, ahlâksızlığı kimin yaptığı önemli olacak? Sahibinin sesi medyanız olacak, kendi sesimize, kendi sözümüze hasret kalıp bir amentü gibi kanâat önderi yeni yetmelerin, kıymeti kendinden menkul iktidar yanaşmalarının sözlerini tekrarlamamız istenecek bizlerden, yapmadığımızda ne sesimizi duyan olacak ne sözümüzü yayan. Her gün birimiz “… düşmanı” şeklinde etiketlenip karşı tarafın defterine kaydedilirken, kimimiz ekmek davası deyip kendi içine konuşacak, kimimiz dışına konuşmaktan kendi içine küsecek. Ama hepimiz kaybedeceğiz …

AKP/Erdoğan kazanırsa yolsuzluğa bulaşanlar belki bir daha bakanlık yapamayacaklar, ama hesap da vermeyecekler; oğulları “vakıf insanları” olarak artık bizim bir daha işitme fırsatını hiç bulamayacağımız pazarlıkların öznesi olacaklar ama biz bir daha onlardan hesap sorma fırsatını belki de yakalayamayacağız. Dahası artık yeni, güçlü ve kudretli yeni sınıfımız olacak. Onların sevdiklerini yeni zenginlerimiz, onların sevdikleri yeni aydınlarımız, onların sevdikleri yeni dinî önderlerimiz, onların sevdikleri yeni siyasî figürlerimiz olacak. Onların sevdiklerine güleceğiz, onların üzüldüklerine üzüleceğiz. İlelebet başımızda olacak Erdoğan ve onun açtığı yolda yürüyenler.

Fakat bizler önümüze konulan iki seçenekten birini tercih etmek zorunda değiliz; ne “Erdoğan’ın ipine sarılın!” diyenlerin tavsiyesine uyup cemaate, ne cemaatin yanında yer alıp AKP’ye vurmalıyız. Dahası önümüze konulanlardan birini değil kendi istediğimizi seçtiğimizde iradenin nasıl bir şey olduğunu anlamaya başlayacağımızın farkında olarak; hakkın, adaletin, hukukun, dinin, millettin, devletin, idealin, ülkünün, vatanın, milletin, namusun, ahlâkın, faziletin yanında olup gerçekte bunun karşısında olan kim varsa onlarla mücadele etmeliyiz.

Türkiye bir dar geçitten geçiyor ve yeni bir düzen kurulacak. Bu düzeni ya bugünkü kavganın taraftarları şekillendirecek ya da sen, ben, biz şekillendireceğiz. İkinci seçenekte “Biz bu ülkenin dünüyüz, bugünüyüz, yarınıyız” diye ortaya çıkacağız; “Korkma!” diyerek, “üçüncü bir yol var!” diyerek, “Biz varız ve size muhtaç değiliz!” diyerek biraraya geleceğiz. Ya böyle yaparak biz bir olacağız, yeniden millet olacağız, yeniden ahlâkı, adaleti, hukuku, erdemi, onuru, hakkı yükseltip başımızın üstüne koyacağız; ya da ahlâksızlığı, hırsızlığı, yolsuzluğu, rüşveti, röntgenciliği,  meşrulaştıracak ve kendi başımıza buna uygun bir çoban seçeceğiz.

Bu kavga, önümüzdeki on yılları kimin şekillendireceğinin kavgasıdır. Nihayetinde ya Türk milleti olarak biz şekillendireceğiz, ya da dün ittifak yapıp gözümüzü boyayan ama bugün ittifakları bozulunca foyası ortaya dökülenler şekillendirecek. Ya bir tokat akşedip bunların suratlarına ve “Tarihin sahnesinde biz var idik evvelde, ahirde de biz varız!” diyecek, yerimizden doğrulacak, bu zilletin bizi de sarıp kirletmesine müsaade etmeyeceğiz; ya da “Bir tas su getirin delilik çeşmesinden, kana kana biz de içelim!” diyeceğiz.

Türkiye’nin önünde üçüncü bir yol vardır ve bu üçüncü yolu ne yandaş ne candaş medya bize gösterebilir. Bu yol önümüzde ancak Türk milletinin feraseti konuşmaya başladığında belirmeye başlayacaktır. Son 11 yıldır kendisini öteki hisseden, yapılan her icraatın mağduru ve mağlubu olan herkesin, yaşananlara oluşturulan algının üstünden ve ötesinden bakması gerekmektedir. Bu mazlum insanların; malum çevrelerin ülkenin geleceğini daha da karartmasına ve her şeyi kendine benzeterek kirletmesine müsaade etmeden, 30 Mart fırsatını hakkıyla kullanması, kendi kaderini belirleme şansını iyi değerlendirmesi gerekmektedir.

Korkmayın Ey Be Ülkenin Ahlaklı Çocukları

Ülkeyi 11 yıldır maksadını aşan ifade ve fiillerle “sehven yönetenler”, nedamet getirip milletin huzuruna çıkıp özür dilemek cesaretini gösteremezken, bu zümreye dâhil olan yolsuzluğu tescilli bir zâtın liderinden özür dilemesi, senin iradenin artık bir kıymetinin kalmadığının en açık ifşası değil midir? Artık senin tepkinden, öfkenden, itirazından değil, kendisini Tanrı-Kral mertebesinde konumlandıran efendilerinden korkuyorlar. Sana değil ona hesap veriyorlar, sana değil ona dönüyorlar, senden değil ondan yetki alıyorlar. Eğer bu tren de kaçar ve sandıkta yolsuzlukları aklama gayretleri başarıya ulaşırsa, Türkiye’nin son 11 yılı mumla arayacağı yeni bir düzene hızla yol alacağı aşikârdır. 11 yıldır “istikrar tanrısını kızdırmamak” için susmamızı telkin edenlere, başka seçenek olmadığını söyleyenlere, senden aldığı iradeyi seni tehdit etmek için kullananlara itiraz etmek ve yarın “Kurban edilme sırası sana geldi!” diye kapını çalmalarını engellemek için 30 Mart’ı iyi değerlendirmek zorundayız. Ya bu ülkenin geleceğinde topyekûn söz sahibi olmak ve geleceğin müreffeh Türkiye’sini kurmak için “Biz varız!” diyerek değerlerimize sahip çıkacağız, ya da daha uzun yıllar zulmet altında yaşamaya razı olacağız. Bu dönemde muktedire ve bir zamanlar onunla birlikte hareket eden çevrelere yönelmeyen her eleştiri, anlamsız ve Türkiye’nin kaderini belirlemekten uzak bir çaba olacaktır.

Biliriz ki bu kavganın büyük aktörlerinin hiçbiri millî değildir. Ve bu kavganın taraftarlarının hepsi biraz az biraz çok ama illâ ki ruhları seçilmeyecek kadar kirlenmişlerdir. Kırklansalar da arınmayacaklar bu kirden… Bizler; hakları gasp edilen, paraları çalınanlar, millî ve mânevî değerleri ayaklar altına alınıp kirletilenler, bizler hakkımız helal etmedikçe de asla temizlenemeyecekler!

Fakat bu çevrelerin dünkü akıl hocaları, paydaşları, koalisyon ortakları, ağababaları, şimdiden ve bize rağmen, yine bizim zihnimizi bulandırarak, öfkemizi yönlendirerek, bize benzeyenleri meydanlara sürerek, tıpkı AKP gibi “yeni bir proje”nin hazırlığına giriştiler. Dün bizi olmadık sözlerle itham edenler, dün bizi eleştirmek için fırsat kollayanlar, bugün yüzleri bile kızarmadan bizi dönüşmekle itham ettikleri yerdeler ise, yeni proje için start verilmiş demektir. Ülkenin geleceğini 11 yıldır şekillendiren zümrenin içinde bizim gibi gözüküp aslında bizden olmayanların aradan geçen zaman zarfında bize ideallerimize ve bu ülkenin millî ve mânevî değerlerine yaptıkları büyük hizmetler neler? Neler yaptılar ayakkabı kutularından dolarlar fışkırırken, terör örgütleriyle pazarlık masaları kurulurken. Şimdi aynı şekilde bize, bizim değerlerimize, bizim geçmişimize ve verdiğimiz mücadeleye aşağılayacağı bir nazarla bakanlar, bizden gözükenlerle yine bizi bir 10 yıl daha oyunun dışına itmenin hazırlığı içindeler. Efendisi olanların iradesi olmaz. Davasının neferi olamayanlar nefislerinin ya da efendilerinin eseri olanlardır. Bir insanın efendisi olup olmadığının en büyük delili dün söylediklerini bugün inkar edip etmediğidir. Kendiyle tenakuza düşenler aslında efendisiyle senkron olanlardır. Onlar, sahipleriyle aynı yerde durmak için kendileriyle, değerleriyle, geçmişleriyle çelişmekten utanmazlar.

Dolayısıyla 30 Mart, ülkenin geleceğinde bizim şekillendireceğimizi ilan etmenin, bizi bir 10 yıl daha oyunun dışına itmek için türlü hilelere başvuranların oyunlarını boşuna çıkartmanın, alternatif var mı diye etrafına bakan ve vatanı kendi çıkarlarının arenası olarak gören zümrenin kavgasından perişan olmuş Türk milletinin umudu olmanın adıdır. Ya burada biz varız ve Türk milletine hizmet etmeye hazırız diyeceğiz, ya da yine bir projenin galip gelmesine seyirci kalacağız.

Dolayısıyla bu seçimlerde bizim üstümüzden hesaplar yapanlara, bizi yok sayıp başka çevreleri iktidara hazırlayanlara bir ders vermeliyiz: Küçük hesaplarla bizi tavlamalarına, bizi korkutmalarına, zamanı olmayan tartışmaların içine çekip bizim kararlılığımızı birliğimiz dağıtmalarına, görmezden gelip umutsuzluğa itmelerine, baskı kurup sindirmelerine, türlü manipülasyonlarla irademizi şekillendirmelerine, kanâatlerimizi yönlendirmelerine, oylarımızı çalmalarına müsaade etmemeliyiz. Ve haykırmalıyız: Bu ülkenin ahlâklı çocukları olarak korkmuyoruz. Varız ve bütün hesapları bozmak için bir aradayız. Ve korkma ey Türk milleti, korkma bu şafaklarda yüzen al sancak ilelebet dalgalanacaktır demek için 30 Mart’ı bekliyoruz.

Mehmet Ziya VAROL

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
SİYASET Kategorisindeki Diğer Haberler
MHP Kayseri Milletvekili Halaçoğlu, sosyal medya hesabından bir video payla..
Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Çelik, HDP'li milletvekillerinin '..
12 Eylül'den önce Alparslan Türkeş'le birlikte çalışmış isimler Dev..
MHP Kayseri Milletvekili Halaçoğlu, Bahçeli'nin Başkanlık sistemi konus..
Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Adana Aladağ’da bi..
MHP Isparta Milletvekili Nuri Okutan, Türkiye’nin ihtiyacı Başkanlık ya da ..
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=