Lütfen bekleyin..

AKP-Cemaat ittifakı nasıl başladı, neden bitiyor?

06 Ocak 2014, 11:55

Nereden nereye...

Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş

PARALEL KİNDAŞLIKTAN PARALEL DEVLET(LER)E: BİR ÇEKİŞMELİ BOŞANMA HİKÂYESİ

Hareketli ve bol komplolu geçen 2013 yılı, finalini oldukça sükseli bir şekilde yaptı. Öyle ki sadece 2013’ün değil, belki de AKP iktidarıyla geçen yılların en önemli birkaç hadisesinden biri olan 17 Aralık 2013 tarihli “Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu”, bütün gündemi alt-üst etti. Bu gündemin içinde bir kavram öne çıktı, hatta sürecin anahtarı hâline geldi. Daha önce KCK davaları esnasında, özellikle siyasal ve toplumsal muhalefetin dillendirdiği "paralel devlet" tabiri, bu defa iktidar eliyle konuşulmaya başlandı.

Paralel devlet tabirini ele almadan önce, paralel kavramını ele almakta fayda var. Matematikte paralel ifadesi, geometride karşımıza çıkmaktadır. Evrende aynı düzlemde yer alan ve birbirini kesmeyen doğrulara paralel denmektedir. Coğrafyada da aynı mantıkla paralel, Dünya üzerinde Doğu-Batı ekseninde birbirini kesmeyen dairelere yani enlemlere verilen addır. Hem matematikte hem de coğrafyada paralel olma durumu, hiçbir şekilde kesişmemeye karşılık gelmektedir. Bu tabirin kullanıldığı başka bir alan daha vardır ki o da siyaset bilimidir. Bir ülkede mevcut siyasî otoritenin gayrımeşru ikamesinin/yedeğinin olduğu iddia ediliyorsa o takdirde yine paralel kavramına başvurulur. Batı'da bu anlamda kullanılan "paralel devlet" ifadesi, bir ülkede meşru devlet dışında örgütlenen hukuk dışı bir oluşumu anlatır. Bu yapı, devlet içinde oluşabileceği gibi devlet dışında da kurulabilir.

Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu ile birlikte gündemin başına yerleşen ve epey bir süre konumunu muhafaza edeceği görülen "paralel devlet" tabiri, bugünlerde Türkiye'de iktidar partisi AKP'nin elindeki en önemli silah görünümündedir. Fethullah Gülen Cemaati’ni hedef alan bir araca ve olur-olmaz her kapının bundan sonra açılabileceği bir maymuncuğa dönüşen paralel devlet kavramı, ilginç bir şekilde bir başka paralel güç olan AKP’nin yani “Ak devlet”in ya da tek parti döneminin CHP’sinden sonraki “ikinci parti devleti”nin en kullanışlı malzemesi hâline gelmiştir. Bu ilginç suçlama akla, bir kesişmenin peçelendiği “paralel kindaşlığı” getirmektedir.

Türkiye’de Cumhuriyet’in ilân edilme süreciyle birlikte, siyasal İslamcı gruplarda genel olarak bir Cumhuriyet karşıtlığı ve bunun bir sonucu olarak müesses nizam/kurulu düzen muhalifliği söz konusudur. Hatta bu grupların pek çoğunda, Cumhuriyet rejimine duyulan bir kin vardır. Öte yandan Türkiye’deki siyasal İslamcı eğilimler, genellikle birbirinden bağımsız hareket eden ve kendisi dışındaki diğer İslamî grupları ötekileştiren hatta ağır eleştiriler yönelten bir görünüm arz etmektedir. Sözün özü, siyasal İslamcı düşünce akımları Cumhuriyet’e kin bağlamında büyük bir kesişim kümesi meydana getirirken söylem, yöntem ve eylem açısından birbirlerinden ayrı/paralel hareket etmektedirler. AKP iktidarına kadar ayrılıklarını/paralelliklerini muhafaza eden bu grupların pek çoğu, AKP iktidarıyla birlikte büyük bir ittifakın içinde yer almıştır. AKP iktidarının devam ettiği her geçen yıl, bu çok renkli koalisyon genişlemiştir. Bu durumu ortaya çıkaran en önemli etkenlerden biri, AKP’nin klasik Millî Görüş yöntemini terk etmesi, yeni bir yönteme başvurması ve “kin”iyle olan hesabını “kin”in merkezini ele geçirerek gereken açılımı yapmasıdır. Diğer önemli etken ise siyasal İslamcı grupların önemli bir bölümünün Soğuk Savaş sonrasında Dünya’yı daha yakından tanımaya başlaması ve esen post-modern rüzgârlardan nasiplenmeyi bilmesidir. Recep Tayyip ERDOĞAN liderliğinde ilerleyen bu anlayış, geniş bir cephede devam eden İslamcı kavgaya son vermiş ve kinle hesaplaşmanın kine rağmen değil, kinle birlikte yapılması gerektiğine siyasal İslamcı kitleyi ikna etmiştir. Bu ikna edişin temelinde ise ortak düşmanı önce terbiye edip, sonra tahrip etmek ve bu arada iktidarın nimetlerinden azami ölçüde nemalanmak yatmaktadır.    

            AKP’nin iktidar yıllarında iyice belirginleşen geniş İslamî ittifak içindeki her grup, kendince fırsatları değerlendirmeye gayret etmiştir. Bu gruplar içinde iktidara en hazırlıklı olan ve uzun süredir bürokratik yığınak yapan Gülen Cemaati, doğal olarak öne çıkmıştır. Bu öne çıkışın arkasında yatan en önemli unsurlardan biri de yukarıda bahsettiğimiz Dünya'yı anlama ve yabancı ortaklar edinme bakımından Gülen Cemaati tarafından gösterilen azamî derecedeki gayrettir. Diğer siyasal İslamcı gruplarla mukayese edildiğinde bu faaliyeti en geriye giden yapılanma olan Cemaat, yetişmiş insan profili açısından da açık ara önde olması münasebetiyle her fırsatta etki alanını genişletmiştir. AKP’nin bürokraside açtığı her alanı doldurmaya talip olan bu cemaat, diğer grupların tepkisini çekse de herkes öncelikle kendi menfaatlerini öne almış, iktidara tutunmak adına her grup payına düşene razı olmuştur. AKP ise Cemaat ile karşılıklı bir ilişki kurduğu için bu ittifakı devam ettirmiştir. Tesis ettiği geniş İslamî cepheye baktığında, toplumdaki iktidar alanları içinde en etkin olanın Cemaat olduğunu fark eden AKP, bu etkinliği kendi iktidarını tahkim etme adına tepe tepe kullanmış; Cemaat’e de istediğini azami ölçüde vermiştir. Nitekim ERDOĞAN’ın Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu esnasında söylediği, “Ne istediler de vermedik?” mealindeki sözleri, bu karşılıklı ilişkiyi teyit etmektedir.

            2007 genel seçimleri öncesinde yaşanan Cumhurbaşkanlığı kriziyle birlikte, Gülen Cemaati ilk defa bir siyasî partinin yanında açıkça saf tutmuştur. 2007 seçimlerinde, tabiri caizse topuyla-tüfeğiyle AKP’yi destekleyen Cemaat, 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandum kampanyası esnasında da desteğini had safhaya çıkarmıştır. ERDOĞAN gibi “kendi iktidar alanı içinde başka bir iktidara izin vermeye müsait olmayan ruh hâline” sahip bir siyasetçinin Cemaat’in yer yer özerk, yer yer başına buyruk davranmasına ses çıkarmamasının izahı burada gizlidir. Taraflar karşılıklı olarak tatmin olduğu müddetçe ilişki devam etmiştir. Bu karşılıklılığı bozan ve ERDOĞAN’ın sabrını bitiren hadise ise 7 Şubat 2012 tarihinde başlayan MİT krizidir. MİT Müsteşarı Hakan FİDAN’ın Cemaat’e yakın savcılar eliyle gözaltına alınmak istenmesi, kullanılan ortak kabı kırmıştır. Hadisenin geri planında yatan asıl mesele ise kulislere, Cemaat’in boşalan MİT Müsteşarlığı’nı ve dolayısıyla MİT’i ERDOĞAN’dan istemesi şeklinde yansımıştır. Cemaat'in doyumsuzluğu ve her kuruma egemen olma yönündeki bürokratik şehveti, ERDOĞAN için zaten zor katlanılan bir durumdu. ERDOĞAN’ın MİT ile ilgili talebi karşılamaması üzerine başlayan güç denemesi FİDAN’ı kırmaya uzanınca, ERDOĞAN bu müdahaleyi evinin içine yapılmış sayarak kişiye özel düzenleme yapmaktan çekinmemiştir. FİDAN’ı kurtarmaya yönelik olarak TBMM’de yapılan yasa değişikliği, Cemaat ile perde arkasında başlayan bir mücadelenin de fitilini ateşlemiştir. Bürokratik zeminde başlayan ve Cemaat’in adım adım tasfiyesini hedef alan bu gizli mücadele, bir yılı aşkın bir süre kapalı kapılar ardında devam etmiştir. Bununla birlikte, AKP'ye ve Cemaat'e bağlı basın-yayın organlarına dikkatli gözlerle bakanlar, özellikle de yeni dönemde rol almak isteyen siyasî figürler, bu mücadelenin alenen başladığını fark ederek pozisyon almışlardır.   

            AKP-Cemaat çekişmesinin su yüzüne çıkması, AKP’nin özel dershanelerle ilgili düzenleme yapmak istemesi ve bunu açıkça ilan etmesiyle birlikte olmuştur. AKP’nin MİT krizine asıl cevabı olarak nitelenebilecek bu hamlesi, bu sefer Cemaat nezdinde “evin içine müdahale” algısı oluşturmuştur. Zira Cemaat’in sayıca oldukça kabarık nitelikli insan gücünün kaynağı, AKP’nin tasfiye etmek istediği özel dershanelerdir ve bu hamle, tam manasıyla can evine yapılan bir hücumdur. Tabiri caizse AKP, artık kendisine yük olarak gördüğü bu iktidar evliliğinden vazgeçtiğini açıkça ilan ederek boşanmak istemiş ve Cemaat’i de boşanmaya zorlamıştır. Cemaat ise bu durum karşısında vuruşarak çekilmeyi tercih etmiştir. Yani Cemaat, boşanmayı kabul etmiştir ancak bu ayrılığın şartları konusunda hemfikir olmadığını göstermek için Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu için düğmeye basmıştır. Bu operasyon, çekişmeli boşanmanın[1] ilk duruşmasıdır.

            Bahsi geçen gelişmeler, Ankara'da ciddi bir iktidar/güç savaşı olduğunu göstermektedir. İktidar/Güç savaşı artık açığa çıkmış, bir bilek güreşiyle zirve yapmıştır. Bu bilek güreşinde dikkat çeken bir husus da tarafların sahadaki savaşçıları ve diğer aktörler sayılırken MİT’in atlanmasıdır. MİT’in önceki Müsteşarı Emre TANER’in emekliliği sürecinde MİT’e hâkim olmak isteyen AKP ile Cemaat’in dışında, MİT içindeki meslek memurluğundan gelen grupların etkin olma hevesi ve talebi, kulislerde sıkça konuşulmuştur. Yeni Müsteşar FİDAN ve ekibinin MİT dışından olması, yalnızca Cemaat’in değil aynı zamanda bu grupların da tepkisini çekmiştir. Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu’ndan bugüne kadar yaşanan gelişmelerde MİT’in rolünün atlanması, MİT’in tarihine bakıldığında (özellikle el altından kamuoyuna sızdırılan raporlarıyla yakın döneme damgasını vuran bir kurum olması) oldukça şaşırtıcıdır. 

            Yaşadığımız Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu süreci, taraflar için "dönülmez akşamın ufku" olma yolunda hızla ilerlemektedir. Bu aşamadan sonra sulh sağlamak çok mümkün görünmemektedir. Sürprizlere her zaman gebe olan Türk siyaseti, bir kez daha şaşırtıcı bir rotaya kaysa bile tarafların evlat ve kuyruk acısı, aradaki ilişkiyi, AKP iktidarının ilk on yılındaki şekline hiçbir zaman bürüyemeyecektir. Yerel seçim süreciyle birlikte AKP'nin ve Cemaat'in birbirini terbiye etme denemeleri azami orana ulaşacaktır. Bu süre zarfında ortaya çıkacak yerel seçim aritmetiği, kavganın galibini de belirleyecektir. Ancak bu kavganın aslında kayıkçı kavgası olduğu da bir başka dikkat çeken durumdur. "Paralel devlet"in varlığı-yokluğu tartışmalarının tarafları olan AKP ve Cemaat, AKP'li iktidar yıllarında bir yandan kendi paralel devletlerini tahkim etmiş; öte yandan da başlayan "demokratik açılım (!)" sürecinde birlikte hareket ederek üçüncü bir paralel devleti Güneydoğu Anadolu'da doğurmuşlardır. Bugünlerde devam eden tartışmalar, iyice semirmiş olan üçüncü paralel devlet KTB (KCK)’yi[2] unutturmuş; KTB'nin bölgedeki etkin siyasî otoritesini pekiştirmesine ve bölgenin tek patronu olmasına iyice çanak tutmuştur. Bu görüşe yönelebilecek itirazlara verilecek cevap ise bütün bu kargaşaya rağmen AKP'nin "demokratik açılım paketi (!)"ni TBMM'de görüşmeye başlayacak olmasıdır. Ne hikmetse her konuda kavga etmeye başlayan taraflar, bu konuyla ilgili tek bir itiraz ileri sürmemektedir. Bir itirazın olmayışının sebebi ise bize göre yine paralel kindaşlıkta yatmaktadır. Zira Cumhuriyet'in yarattığı millî/ulus devlet projesi, bir başka kin besleyen odak olan Kürtçülük ile diğer kindaşları aynı potada buluşturmuştur. Konu ortak kin olunca AKP ve Cemaat, birbirleriyle kavga ederken bile diğer kindaşların tekerine çomak sokmanın âlemi olmadığını düşünmektedir. Zira millî/ulus devlet projesi, bütün çabalara rağmen hâlâ diridir ve kendisine yönelen saldırılara karşı direnecek gücü fazlasıyla bünyesinde barındırmaktadır.   

            Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu, bütün toz-dumanıyla devam ederken bilindik bir gerçek bir kez daha orta yere serilmiştir ki bu da carî Türk siyasî hayatındaki muhalefet partilerinin etkisizliği ve yetersizliğidir. Sözcülerinin de sıklıkla ifade ettiği gibi AKP’nin on bir yıldır en rahat olduğu mesele, siyasî rakipleridir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütün temellerinin yok edildiği ve/veya sarsıldığı, kadim Türk devlet geleneğinin ters-yüz edildiği AKP’li yıllarda, MHP ve CHP adeta, kendisine biçilen muhalefette kalma ve iktidara talip olmama rolünü oynamakla yetinmiş; AKP’nin iktidar denklemini bozmaya ve/veya zayıflatmaya yönelik etkili hamleler yapmaktan uzak bir performans sergilemiştir. Cemaat eliyle başlatılan bu operasyon, Türk Milleti’nin hassasiyetlerinin başında gelen “akçeli işler” üzerine bina edilerek, muhalefet partilerinin soyut suçlamaları yerine somut olarak para ve para kasası görüntüleri eşliğinde kamuoyuna ifşa edilmiştir. Kayıt dışı gelirler ve banka hesapları yerine bu görüntülerin sergilenmesi, AKP'nin ve yandaşlarının ileri sürdüğü, "operasyonun dış mihraklar eliyle tezgâhlandığı" iddialarını boşa çıkartmış ve bir masala dönüştürmüştür. MHP'nin ve CHP'nin bugüne kadar yürüttüğü muhalefet anlayışı kof bir görüntü sergilerken Cemaat'in AKP'ye yönelttiği operasyon, Türk Milleti nezdinde okkalı bir posta koyma olarak algılanmıştır. Operasyon sonrası AKP'nin gösterdiği tepkinin şiddeti, operasyonun ciddiyeti yanında AKP'nin yaşadığı korkuyu da kamuoyuna göstermiştir. Muhalefetin bu durumu ne kadar anladığı ve tahlil ettiği ise hâlâ müphemdir.    

            Özel dershanelerin kapatılması tartışmalarıyla hızlanan ve son operasyonla zirve yapan krizde, MHP'nin izlediği muhalefet stratejisi ise bir kez daha garip bir görünüm sergilemektedir. MHP'nin muhalefet etme tekniği, maalesef bir kez daha anlaşılır olmaktan uzak ve çelişik bir görüntü çizmektedir. 2011 genel seçimleri kampanya döneminde MHP'nin tepe yöneticileriyle ilgili çıka(rıla)n görüntü ve ses kasetlerinin faturası, MHP tarafından o dönemde açıkça belirtilmese de Cemaat'e kesilmişti. Öte yandan siyaset zeminindeki asıl rakip AKP de bu malzemeyi bolca kullanarak seçmen tabanında oldukça etkin olmuştu. Bütün bu gelişmeler henüz sıcaklığını korurken özel dershanelerin kapanması sürecinde ve içinde bulunduğumuz operasyon merkezli "paralel devlet" tartışmalarında, MHP sözcülerinin genel olarak sadece AKP'ye yüklenmesi ve Cemaat'i pas geçmesi uzun vadede MHP'ye bir yarar sağlamayacaktır. MHP bir kez daha aynı hatayı yapmış ve taraflar arasında bir tercih yaparak saf tutmayı yeğlemiştir. Oysa ki 2011 genel seçimleri sürecinde, zeminini yaratamadığı için yeterince açık ve sert bir muhalefet sergileyemediği Cemaat'i ve doğal rakibi AKP'yi birlikte atış menziline almak, AKP'li yıllarda olup bitenlerin yanlışlığını sergilemek için iyi bir fırsattır. Suç ortaklarının birbirini ihbar ettiği bu süreçte MHP'nin suçlular arasında tercih yapmak yerine, mağdurların sözcüsü olarak kendisinden yana bir tavır takınmayı denemesi daha doğru olacaktır. Üstelik kendi milletvekili Engin ALAN'ın bu suç ortaklığı sebebiyle mahkûm ve mağdur edildiği bir partinin benimseyeceği bu tarz bir tutum, daha tutarlı olacağı gibi ahde vefanın da güzel bir örneğini teşkil edecektir. Ahde vefa ise hem Töre'dendir, hem İman'dandır hem de Dava'dandır. 

 

Alp Tümen ARSLAN

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
DETAY HABER Kategorisindeki Diğer Haberler
"Bu bir strateji ise sonu tehlikeli…"
"Eğer Başkanlık Sistemi Meclis'ten ve akabinde referandumdan geçer..
Yeniçağ Gazetesi yazrı İsmail Şahin yazdı...
İsmail Şahin yazdı...
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=