Lütfen bekleyin..

Türk milli kimliğinin karşı karşıya olduğu tehlike

27 Kasım 2013, 23:50

Türkiye maalesef kendi kimliğinden hicap duyan bilinçsiz kalabalıklara dönüştürüldü

Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş

Ünlü İtalyan Marksist düşünür Antonio Gramsci [1891-1937] Marksizme getirdiği temel eleştiri ve yorumlarla XX. kültür bilimlerine önemli katkılarda bulunmuştur.Marksist literatüre katkısı sivil toplum, hegemonya, eğitim aydınlar, determinizm konularındadır.Gramsici’yi ana akım Marksist düşünceden ayıran yön ünlü İtalyan tarih filozofu ve estetikçisi Croce üzerinden Hegel’ci tarih düşüncesi ile kurduğu bağdır. Marksist düşüncenin, ekonomik ve sosyal olayların , kültürel ve tinsel alanı deterministik bir nedensellikle belirlediği düşüncesine [ekonomik determinizme] karşı çıkmasıyla son derece mühimdir. Bu duruşu onun geçim, üretim ve yaşam biçiminin düşünce biçimini derinden etkilendiğine ilişkin bilimsel perspektifi reddettiği anlamına gelmez. İtirazı mutlak bir determinizmedir.

Hegemonya daha önceden demokratik bir devrimde işçi sınıfının önderliğini belirten bir kavramdı, fakat Gramsci tarafından Ortodoks Marksizm'in öngördüğü 'kaçınılmaz' sosyalist devrimin 20. yüzyıl başlarında niçin olmadığını açıklayan keskin bir analize dönüştürüldü. Gramsci'ye göre hegemonya; eğitim, kilise, politik partiler, sendikalar, vb. gibi rızanın kaynağını oluşturan özel kurumlara özerklik alanı tanıyan, dayanıklı ve bağımsız sivil topluma dayanmaktadır.

Gramsci için iktidarın temeli olmak üzere ilk olarak kültürel egemenlik elde edilmeliydi. Gramsci'nin görüşüne göre, modern koşullarda kazanmak isteyen sınıf, entelektüel ve ahlaki önderliği ele almalı, değişik güçlerle ittifak ve uzlaşmalar gerçekleştirmek için kendi dar 'ekonomik-toplu' çıkarlarının ötesinde davranmalıydı. O, bu sosyal güçlerin birliğine Georges Sorel'den aldığı bir terimle 'tarihsel blok' dedi. Bu blok belli bir sosyal düzen için rızanın altyapısını oluşturur. Baskın sınıfın kurumlar, sosyal ilişkiler ve düşünceler bağı yoluyla egemenliğini (hegemonyasını) yeniden ve yeniden üretir. Gramsci, altyapı ilişkilerini sürdüren ve parçalayan bir üstyapının önemini vurgulayan bir kuram geliştirdi.

AYDINLARIN TOPLUMDAKİ ROLÜ

Gramsci aydınların toplumdaki rolü sorununa düşüncesinde çok ağırlık verdi. “”Bütün insanlar aydındır, herkes entelektüel ve akılcı yeteneklere sahiptir, ancak herkes aydınların sosyal işlevini yapamaz”, deyişi ünlüdür. Modern aydınların sadece konuşmacılar olmadıklarını, fakat eğitim ve medya gibi ideolojik aygıtlarla toplum inşasına ve egemenlik üretilmesine yardımcı olan yöneticiler ve düzenleyiciler olduğunu iddia etti. Daha da öte, (yanlış olarak) kendini toplumdan ayrı bir sınıf gibi gören 'geleneksel' aydınlar ile her sınıfın kendi safları arasından 'organik' olarak ürettiği düşünce grupları arasında ayrım yaptı. Böyle 'organik' aydınlar sadece sosyal hayatı bilimsel kurallara uygun tanımlamazlar, daha çok kitlelerin kendilerinin ifade edemediği duygular ve deneyimleri kültür dili yoluyla seslendirirler. İşçi sınıfı kültürü yaratma ihtiyacı Gramsci'nin işçi sınıfı aydınları geliştirecek bir tür eğitim çağrısıyla ilişkilidir. Bu aydınlar sadece Marksist ideolojiyi proletaryasız tanıtmakla kalmayacaklar, fakat daha çok kitleler içinde zaten var olan düşünsel etkinliğin mevcut durumu eleştirisini yaparak yenileyecekler de. Gramsci'nin bu amaçlarla eğitim sistemi ile ilgili düşünceleri, sonraki onyıllarda Brezilya'lı Paulo Freire'nin kuramlaştırdığı ve çalıştığı eleştirel pedagoji (critical pedagogy) ve halk eğitimi (popular education) tasarımı ile örtüşmektedir. Bu nedenle, yetişkin ve halk eğitiminin partizanları Gramsci'yi günümüzde de önemli bir ses olarak görürler.”

GRAMSCİ'NİN EGEMENLİK DÜŞÜNCESİ

Gramsci'nin egemenlik (hegemonya) düşüncesi onun kapitalist devlet kavramıyla bağıntılıdır, onun zor artı rıza ile hükmettiğini öne sürer. Devlet dar hükümet anlamıyla anlaşılmamalıdır; bunun yerine, siyasi kurumlar ve yasal anayasal denetim arenası olan 'siyasi toplum' ile genelde 'özel' ya da 'devlet-dışında' bir alan olarak görülen 'sivil toplum' arasında bölümlendirir. İlki zorlama alemidir ve ikincisi ise razı olma (rıza). Bununla birlikte, bölünmenin sadece kavramsal olduğunu ve ikisinin gerçekte çoğu zaman çakıştığını vurgular.

Günümüz Türkiye’si, Gramsici anlamda bütüncül iktidarın bütün yaşam alanlarında nasıl kuşatıcı bir işlev gördüğünü anlamak açısından mükemmel bir örnektir.İktidar sadece kurumsal gelenekler ve yasalarda değil yaşamın bütününe şamildir.

Gramsci modern kapitalizm altında, burjuvazi ekonomik denetimini, sivil toplum içindeki sendikaların ve kitlesel siyasi partilerin siyasi alanda belli taleplerinin karşılanmasına izin vererek sağlar. Böylelikle, burjuvazi, yakın ekonomik çıkarlarının ötesine geçerek ve egemenlik biçimlerinin değişimine olanak vererek, 'pasif devrim' işine girer. Gramsci bu hareketleri reformizm ve faşizm olarak konumlandırır, Frederic Taylor ve Henry Ford'un 'bilimsel yönetim' ve 'montaj bandı' gibi yöntemleri de bunun örnekleridir.Ünlü postmarksist filozof Althuesser Gramsci’nin hegemonya vasıtalarını “Devletin İdeolojik Aygıtları” olarak tanımlar.Hastane, okul, ibadethane gibi kurumlar hakim ideolojiyi sürekli yeniden üreterek yöneten kesimin lehine güncellerler. Bunlar aynı zamanda görünmeyen iktidar araçlarıdır.

TÜRK MİLLİ BİRİKİMİ

Türk milli birikimi, Tanzimat’tan günümüze 150 yıllık süreç içerisinde ürettiği birikim ve literatürle Türk milli devletinin teşekkülünde anahtar bir rol oynamıştır. Cumhuriyet döneminde kurucu iradenin milli kültür politikaları ne yazık ki yeterince anlaşılamamıştır.Rönesans ,reform, coğrafi keşifler İngiliz sanayi Devrimi ve Fransız Devrimi ile meydana gelen siyasi sosyal ve kültürel altüst oluşlar sürecinde Ortacağ ümmet dünya görüşü ve kilise tahakkümünden burjuva demokratik devrimi ile görece halk egemenliği ve milli devletlere evrilen Avrupa bu sürecin tamamlanmasında Halk bilim, Antropoloji ve Sosyoloji gibi bilimleri operasyonel amaçlarla kullanarak “Milli Romantik kaynaklara” dayanan güçlü siyasal gelenekler inşa etmişlerdir. Ekonomik gelişmelerini tamamlayan ve yeni pazarlara yönelen emperyalizm hedef coğrafyalarda bu bilimleri ayrıştırıcı bir perspektif ile kullanmaya başlamıştır. Edward Said ve Ania Lombia gibi entelektüeller meseleyi vukufla izah ederler.

AYRIŞTIRICI SİYASETİN HEDEF ÜLKESİ TÜRKİYE

Milli kültür politikalarından uzaklaşarak milletleşme sürecini yeni kültürel ortamın gereklerine uygun olarak pekiştiremeyen Türkiye Cumhuriyeti ayrıştırıcı kültür ve siyaset çalışmalarının hedef ülkesi olmuştur. Merkez ülkeler kendi coğrafyalarında bütünleşmeye giderken kültür bilimlerini yerli devşirmelerin,tercüme aydınların , yönlendirdikleri tekelci basın yayın mecraları ile ayrıştırıcı bir amaçla kullanmaktadırlar. Bu anlamda Türkiye kendi kimliğinden ve kültürel geleneğinden hicap duyan bilinçsiz eylem ve düşünce illiyeti bulunmayan kalabalıklar haline dönüştürülmüştür.[bu maalesef kendine milli diyen kesim için de büyük ölçüde söz konusudur] Bu süreçte insanlığın gelmiş olduğu en üst bir arada yaşam formu millet sitemi millet öncesi formasyonlar olan cemaatler,aşiretler halinde geriye doğru dönüşmeye zorlanmaktadır.

Türk siyasal tarihinde siyasal ve toplumsal aktörler toplumu değiştirmek ve dönüştürmek kendi politikalarını uygulamak için ister legal yollardan isterse başka vasıtalarla iktidar aygıtını ele geçirmeyi her meselenin halli her şeyin başı olarak görmüşlerdir. Gramsci okumasıyla bu tavrı alış eksik ve hatalı bir bakış açısıdır. Millî birikim için en çürütücü, tahrip edici tavır alış buradadır. Kitleler ve önderlikler bu hedefe kilitlendiğinde konuşulabilecek fazla bir şey kalmamaktadır.

2013 yılında artık bunları görebilmek gerekir. Kültür, sanat, ekonomi,din, eğitim,hukuk, sendikalar, örgütler birer iktidar alanıdır. Öncelikli olarak nitelikli bir biçimde bu alanlarda var olmak gerekir.Bu alanlardan sivil toplumla , halkla kendi literatürünüz doğrultusunda bir bütünleşmeye sivil alanı politikleştirmeye yönelmek icap eder.Geleneksel iktidar yapılarının aydınlarla oluşturduğu mevcut “tarihsel blok”a karşılık ona alternatif yeni bir yapı inşa etmek gerekir.Burjuva demokratik  rejimlerinde halk menfaatlerini korumak ve kollamak adına belli bir süreliğine vekalet verir.Milli birikim adına siyasete talip olanların istediği bu türden bir güç istenci olmamalı. Bundan daha ötesi toplumu kültürel ve siyasal bilinç olarak daha ileriye ve yükseğe taşıyacak bir fikri, entelektüel ve pedagojik mücadeleyi şiar edinmek gerekir.

Gerçek iktidar ve hegemonya kültürel alanda ,sivil toplum yapıları içerisinde kendi düşüncenizde doğrultusunda örgütlenerek sivil toplumu kendi fikirleriniz doğrultusunda ikna ederek dönüştürmekten geçer. Bu size bütüncül bir iktidarın kapısını aralar.Kültürel ve sivil alandaki iktidar siyasal iktidara zemin hazırlarken kitlenin rızasını üretmek ve yönlendirmek açısından da dayanak sağlar.

Geldiğimiz noktada Türk milli birikimi/, milliyetçi gelenek Cumhuriyetten günümüze olan süreçte Türk sağının beslendiği temel bir kanat odağı entelektüel mahreçtir.Dergileri,yayınevleri,aydınları,cemiyet hayatındaki etkinlikleri ile sürükleyici bir konumdadırlar.Bu yönüyle geleneksel sağ iktidarlar üzerinde ve halk kesimlerinde bir saygınlık ve prestij uyandırmıştır.

Günümüzde milli birikimin çok kalifiye bir aydın kadrosu olmasına rağmen dağınık bir haldedir.Kurumsal yapılar ve sivil toplum içerisindeki örgütlenmeleri geniş üye sayısına rağmen arzu edilen etkinlikte değildirler.Sendikalar, vakıflar ve dernekler ülke gündemindeki siyasi sosyal kültürel tartışmalarda bu kadar kadroya sahip olmasına rağmen gündem tayin eden ağırbaşlı, mufassal nitelikli imi raporlarla çıkaramamaktadırlar.Toplumsal muhalefete önderlik edip sürükleyememektedirler.Ahbap ve yarenlikle bu formasyon bir hedefe dönük bir eylemselliği praksis teori eylem bütünlüğünü inşa etmekten uzaktırlar.Gerek atölye çalışmaları, beyin fırtınaları ile ülke ve dünya sorunlarına kafa yoran çözüm üreten çözüm ve önerilerini bütün toplumsal kesimlerle tartışmaya açan bir yapı milli bir bütünleşmenin ve siyasal aksiyonun başlatıcısı olmalıdır.

Sadece “cılız bir maaşlar yetmiyor,Ne olacak memleketin hali yakınması” ne yazık ki toplumda makes bulmuyor. Bu kadar geniş kadrolara ve birikime rağmen ayakta kalacak cüzi sayıda tiraja ulaşamayan edebiyat ve fikir dergilerimiz nitelikli bir sıçrayış yapamamaktadırlar.25-30 yıl öncesine göre milli birikim bu cephede çok daha zayıf bir durumdadır. ,50-60 bin bandındaki günlük gazetelerimiz bunu teyit eder niteliktedir.Siyasal İslamcı geleneğin bütün fraksiyonları bu yapılanmayı eksik kadrolarına rağmen hızla tamamlamışlardır.

Milli birikimin mensuplarının  hikmet incisi! “parlak ciltli kitaplara” ödediği kaynağı dikkate alırsak bunun sırf ekonomik gerekçelerle izah edemeyiz.Medeniyet sohbetle değil kitapla, neşriyatla kurulur.Milli sivil toplum belediyeleri,vakıf ve dernekleri, bireysel insiyatifleri ile kültürel çalışmalara destek olmalıdır.Prestijli bir mütevelli ile gelecekte bir üniversiteye dönüşecek lisansüstü ve mesleki eğitim veren bir akademi ile işe başlamak gerekir. Milli birikimin “özü özüne aparacağı bir güzellemeler” diskurundan, kendini tartışarak yeniden üretecek “bağımsız” bir düşünce dergisine ihtiyacı acildir.

Yeni bin yılda metafizik ve manevi tecrübeyi taciz etmeyen, “organik aydınların” ve bilimsel anlayışın öncülüğünde Maveraünnehir Türk düşünce geleneği ve birikimini ihyacı bir yöntemle eleştirel olarak ele alıp yeni bir medeniyet iddiası seçeneği olarak insanımızın insanlığın önüne koyabilmek için güncel politik ihtiraslardan ziyade vakıflar, eğitim, kültür, sivil toplum içerisinde milli kültür düşüncesinin teorik zeminini inşa etmek güçlendirmek, halkın organik aydınları olarak kitleyle bütünleşecek mecra ve yapıları üretmek gerekir. Bu herhangi bir siyasi ve politik harekete alternatifi değil bizatihi amacı hedefi kendinde saklı bir çerçeve olarak telakki edilmelidir.Bu perspektifi sağlayacak olan şey kültürel ve sosyal teori ve pratiklerin eleştirel bir planda ele alınmasıdır. Milli birikim bugünün dünyasında geleneksel iktidar alanlarına ilişkin kitleyi yanına çekecek ciddi sosyal ve politik tezler geliştirebilmelidir.Türkiye’deki mevcut siyasal hegemonyanın kuramsal dayanakları son derce zayıftır, ciddi bir siyasal , ekonomik ve kültürel etütle açıklanabilir niteliktedir.

Prof. Dr. Kemal Üçüncü - Odatv.com

Etiketler : kemal üçüncü
  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
MEDYA Kategorisindeki Diğer Haberler
Diriliş Ertuğrul'un son bölümünde izleyiciler, Ertuğrul'un zehirlen..
"Dolarını bozdur, görüntüyü gönder, haber yapalım"
Evlendirme programlarına bir yılda tam 87 bin şikayet geldi. Geçtiğimiz yıl..
Hürriyet yazarı Ahmet Hakan, Başbakan Yardımcısı Kurtulmuş'a "hükü..
Hürriyet gazetesi yazarı Abdulkadir Selvi, bugünkü yazısında Tuğrul Türkeş&..
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=