Lütfen bekleyin..

Erdoğan'ın zayıf yönüne katkı sunan bir yazı: Türklük nedir?

24 Kasım 2013, 17:57

Prof. Dr. Kemal Üçüncü yazdı...

Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş

I. Açılımın Taçlandırılması Süreci

 Açılım politikasının taçlandırılması sürecinde Diyarbakır’da düzenlenen toplantıda Barzani “Piroz be 2013” altınlarını saçarak/dökerek büyük bir halkla ilişkiler harekatına show yaparak imza attı. Bu faaliyet bize birden Kazancı Bedih’in unutulmaz türküsünü hatırlattı. Türk milletinin “duyguları karışık”. Gökalp’in, Süleyman Nazif’in, Cahit Sıtkı’nın, Celal Güzelses’in Diyarbakır portrelerini hatırladık.

“Vurmayın arkadaşlar ben yaralıyam”

Tayyip Bey’in etrafındaki danışmanlar kadrosunda ciddi bir sosyal bilimler kültürü zaafı var. Bu durum Türkiye için ciddi bir milli güvenlik sorunu yaratıyor! Ümmet, millet, ulus, boy, aşiret, klan, etnisite kavramlarını gelişigüzel bağlamından kopuk Batı düşünce kuruluşlarının jargonunu göre kullanıyorlar.

Ortaçağ İslam literatüründeki millet tabirini (bir inanç topluluğu) olarak belli belirsiz ihsas ettiriyorlar. Modern çağda adsız millet gibi arkaik bir yaklaşım söz konusu.

İl, ur, uruk , boy, soy, oymak, avul, oba,ulus, millet farklı terimlerdir. Bu anlamda Türk bir etnisitenin değil milletin adıdır.Yörük,Avşar etnisitedir. Ama Türk, milletin adıdır ve bütün kültür havzasındaki etnisiteleri de hukuken ve kültürel olarak kapsar.

TÜRK NEDİR

Türkler, Eski Dünya’daki bütün kadim medeniyetlerle kültürel ve siyasal ilişkilerde bulunmuş tarihin kıdemli bir milletidir. Toynbee’den Spengler’e bütün büyük tarih filozofları Türk kültürünü [bazen İslam medeniyeti başlığında] dünyanın büyük kültür ve medeniyetleri arasında zikrederler. Uygarlık tarihinin bize sunduğu malumattan anlıyoruz ki tarihsel süreçte ve hâlde dünya üzerinde bütün etnisiteler aynı oranda büyük bir siyasal ve kültürel yayılım ve iddia geliştirememiş, örgütleyememişlerdir. Walter Ong’a göre “Ong, bugün konuşulan üç bin kadar dilden yalnızca yetmiş sekiz tanesinin edebiyat üretebildiği ve yüzlerce dilin kendisini ifade edebilecek bir alfabe ile karşılaşmadığı iddiasındadır [Walter Ong,Sözlü ve Yazılı Kültür, Metis Yay]. Bu anlamda dünyada “de facto” olarak hâlen mevcut olan büyük kültür ve edebiyat dilleri bu tarihsel gerçekten kaynaklanır .Kültürün bütünlüğü açısından baktığımızda aynı çevre şartlarını ve kuşağını paylaşan halkları benzeşen kültürel ögeleri bulunmakla beraber aynı seviyede ve doğrultuda bir gelişme göstermediklerini hatta aynı çevre şartlarından farklı kültürler ürettiklerini görmekteyiz.Türk dili ve edebiyatı bunlardan bir tanesidir. Ne yazık ki tarih ve fıtratın doğası “beşeri mantık ve idrake göre” eşitlikçi değil .

[Bunu birisi lütfen AKP nomenklaturasına anlatsın çok mühim]

Kuzeyde tün ortasından güneyde kün ortasına kadar “Tundra kuşağından Akdeniz havzasına, Mezopotomya’ya, Türkistan’dan, Adriyatik sahillerine kadar ulaşan 12 milyon kilometrekarelik alan Türk kültür ve medeniyetinin tarihsel olarak meskûn olduğu coğrafyadır. Coğrafi keşifler öncesi Amerika ve Avustralya kıtaları haricindeki halklar ve toplumlar için dünya Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarından ibarettir. Kadim coğrafi literatürde bu alana “Eski dünya” denir. Toplam alanı 85 milyon kilometrekaredir. Bu alanın 3/2 sini oluşturan 55 milyon kilometrekarelik alan tarihsel süreçte Türk boy ve topluluklarının siyasal olarak denetim altına aldıkları alandır. Türk kültürünün coğrafi derinliği ve genişliğine bakıldığında Avrasya’nın kalpgâhı olan bir bölgeyi kapsar.20 doğu boylamı Budapeşte’de Gül Baba tekkesi Batı’daki en son Türk eseri 100 doğu boylamı Saha-Yenisey hattından Tarım havzasına kadar olan alan en doğu ucudur.Güneyde Sudan -Hartum ve Suakin limanından Yemene, Kuzeyde Tundra kuşağını takiben Petersburg, Tümen ve Sibirya'ya kadar olan Türk kültürünün coğrafyasıdır Bütün bu coğrafyalarda Türk kültürünün izleri/eserleri vardır.

ORTAK BİR MEDENİYET ÜRETTİ

Türkler doğudan batıya, kuzeye, güneye olan yürüyüşleri esnasında bulundukları her coğrafyanın kültürel geleneği ile bağdaştırmacı, dönüştürücü, telif eden bir kültürel geleneği üreterek ayakta kalma becerisini göstermişlerdir. Farklı mimari ve estetik anlayışlarını,sanat anlayışlarını,dili ve ananeleri, inançları , maddi ve teknik olanakları tanımış ve onlarla imtizaç etmiştir. Bu coğrafyada Türklerle beraber farklı etnisiteler ve inanç gelenekleri beraberce yaşayagelmişlerdir. Farklı etnisitelere sahip Müslim topluluklarla aynı inanç dairesi içerisinde ortak bir inanç repertuarında yoğrularak müşterek bir medeniyet sembolizmi ve grameri üretildi. Kürtler,Gürcüler,Arnavutlar,Lazlar,Çerkesler, ilh. Hep bu sembolizmin ve gramerin öğeleridir.Tekil olarak bu kültürleri ele aldığınızda özgün “unique” anlamda bulacağınız şey sınırlı ve arkaik bir folklorizmden öteye gitmez.Oysa bu halkların da dahil olduğu ve adına “Türk Kültür Havzası” dediğimiz alan ortak medeniyetimizin omurgasını teşkil eder.Söz konusu akraba halklar tarihsel süreçte Türk siyasal hakimiyetinin yarattığı [habitus’da]· yaşam ve kendini üretme geliştirme imkanı bulmuşlardır.Türk siyasal hakimiyetinin zayıfladığı veya kesintiye uğradığı tarihsel kesitlerde bu halkların her anlamda mağdur ve mazlum olduğunu görürüz.Bu anlamda havzadaki Türk siyasal aklı ve teşkilatcılığını bir istiare ile atomun yapısına benzetebiliriz.Merkezde çekirdek olarak Türk siyasal teşkilatçılığı ve siyasal aklı bulunmaktadır.çekirdeğin çekim gücü proton, nötron ve diğer parçacıkları bir arada tutarak maddenin oluşumuna imkan sağlamaktadır.Bu anlamda Türk siyasi erki bu coğrafyada ortak inanç eksenindeki akrabalarımızı kendi barış ve güvenlik alanı içerisinde koruyup himaye ederek varlıklarını devam ettirmelerine imkan sağlamıştır/sağlamaktadır.Bu bağlamda ortak acılarımız, sembollerimiz ve sürekli güncellediğimiz güncel yaşam pratiğimiz sarsılmaz bir yarın ve gelecek inşası için son derece elverişli bir zemindir.

Bu sosyal ve kültürel gerçekliği olabildiğince kuşatıcı bir perspektiften anlamak için Türk kültür havzası tabirimizde bir akarsuyun kaynağından denize veya göle varıncaya kadar geçtiği bütün alanın flora ve faunasını her türlü birikimini içererek denize ulaşmasından istiare yapılarak kullanılmıştır. Akarsu geçtiği havzanın bütün birikimi ile mündemiçtir. Lakin denize vardığında veya karıştığında diğer akarsularla organik bambaşka bir büyük yapı oluşturur. Artık Karadeniz içerisinde Kızılırmak,Yeşilırmak, Çoruh suyunu ayıramazsınız artık o suya deniz denir. Dere veya çay, nehir tasnifi de o büyük hamule de anlamını ve geçerliliğini kaybeder.Türk kültür havzası yaşam sahasında coğrafyasında bulunan bütün bileşenleri ile beraber oluşturduğu medeniyete ve coğrafyaya Batılı seyyahlar ve düşünürler tarihsel süreç içerisinde Turchia, Micro Turchia, Macro Turchia, demişlerdir. Medeniyetimizin muarız olan Batı medeniyeti bu anlamda bizi karşı değer kümesine konumlandırırken Osmanlı, Safevi, vb boy isimleri ile değil Türk olarak tanımlaması üzerinde yeterince durulmamıştır. Batı bizdeki birleşen etnik toplulukların pek ala farkındadırlar. Karşılarındaki alanı tabir eden ve tanımlayan, hegemonya ve gelenek olarak bütününe Türk demişlerdir.Yani Balkanlarda Ortadoğu’da Kafkaslar’daki Afrika’daki bütün mücadelelerde karşılarında bu coğrafyaları temsil eden siyasal akıl ve antitite olarak Türklüğü anlamış algılamış tesçil ederek tanımlamışlardır.

BUNLARI BİLMİYORLAR

Sertleşme sorunlarından, ekonomiye, oradan, Suriye’ye kadar hemen her konuda yazan ve ortalama Türk siyasetçisini enforme eden yaygın basın ve medya mecralarındaki köşeci yazar profili de bu bilgilere vakıf değildir. Buna bir de her akşam kanal kanal gezip tartışan bir profesyonel sınıfı da dahil edebiliriz.Sözde hepsi ayrı görüşte ama hepsi tek bir ortalama vasatın goygoycuları.

Sunucu kızlar, arkasından küçük sorular. Derinliksiz, literatürden kopuk, afaki aforizmalar. Hoş millet de böyle istiyor. Gerçek entelektüeller sağda da solda da yaygın medyadan ve kurumsallaşmış müesseselerden uzak.

Türkoloji bu tartışmalarda saf dışıdır.

Tayyip Bey’in kullandığı terminolojiden devam edersek, bir başka ülke bizim Güneydoğu Anadolu’yu  “Kürdistan bölgesi” diye tabir ederek, doğrudan Ankara’yı atlayarak ziyaret etmeye kalkarsa, bölgeyle ilişki tesis ederse hangi argümanlarla karşı koyacak hariciyemiz. Başbakanımız Baydemir’e Türkiye için Kürdistan tabirini kullandığı için kızıyor.Güneyi olan şeyin Kuzeyi olmaz mı?

Hangi mantıkla şimdi karşı koyacaksınız?

MHP’DEN GELEN SÖZLER ALELACELE

Türk siyasal teşkilatı feodaliteden merkezi devlete geçmedi. Merkezi bir imparatorluktan milli merkezi devlete geçti. Bu farkı doğru anlamak lazım.

Türkler adına bu sürece müdahil olabilecek entelektüellerin sesleri yaygın medyadan ve pataronaj ilişkileri ile kurumsallaşmış yapılardan uzak. MHP kanalından gelen politik eleştiriler hasbî, iyi niyetli, gayretkâr, lakin olgun bir tefekkür ve tezekkür ameliyesinden geçmemiş alelacele sözler. Kanaatimizce,milli hareket milli tefekkürle, milli birikimle kucaklaşarak, kültür, sanat ve bilimle işbirliği yaparak daha geniş bir toplumsal muhalefetin siyasal dili olma seçeneğine yönelmesi ertelenemez bir önceliktir.

TÜRK OCAKLARI AÇIKLAYAMIYOR

Yusuf Akçura’ların takipçisi Türk Ocaklarının “ sağ siyasi iktidarlarla mutlak uyum gözetme kaygısı/tutumu” çerçevesinde Cumhurbaşkanımızı Türk dünyası bağlamlı sunumları açıkta kaldı. Ahmet Kaya’nın müzik ödülünü tevil edemiyor Türk Ocakları. İpekyolu, Qebele, Celal Güzel Bey’in kalın Türk dünyası külliyatındaki izahatlar tamam da, bu uymadı. Türkiye’den hiçbir milli düşünce adamının Cumhurbaşkanımızın devr-i riyasetlerinde davete dahi mazhar olmadığını hatırlatmak isterim. Bu toprakların geleneğinde ölenin arkasından muhakkak iyi şeyler söylenir. Lakin bu millet hafızasız değil. Bu ödüle karar veren heyet, Türk musikisine onlarca yıl emek vermiş ve taltif ve ihsan beklemeyen gerçek sanat adamlarına müzik nazariyat ve icrasına yaptığı katkıları izah etmeleri gerekir.

Gönül almak ve yaraları sarmak vakarlı, onurlu bir davranış, lakin bunun başkaca yollarlı da olabilirdi.

Kuva-yı Milliye CHP’si kuruluş felsefesi üzerinden yeni ve çağdaş bir okumayı yaparak toplumsal muhalefeti kucaklayamıyor. Yükselen etnik ilişkiler ve çelişkiler yumağından tarafları küstürmeden çıkabilmenin derdinde.Keşkesiz ve kesintisiz bir demokrasi,yurttaş hukuku, temel insan hakları ile Türk milletinin kurucu asli iktidar olma hakkını telif etmekte çekingen. Emperyalizmin kendi coğrafyasında AB, NAFTA, vb gibi örgütlerde ulusüstü bütünleşmelere giderken Ortada Doğu’da ve Asya’da etnik, dinsel ve sosyal çelişkiler temelindeki ayrışmaları teşvik etmesini Marksist literatür içerisinden cevaplayamıyor.

İI.MİLLİ! EĞİTİM GÜNDEMİ

12 Eylül yönetiminde 1983 yılında ceberut, vesayetçi diye nitelendirilen o zamanki YÖK yönetiminde profesör maaşları, Orgenerale denkken “sivil demokratik, ileri demokraside” /“bazılarına göre vesayetten velâyete evrilen süreçte” Orgeneral 8 bin TL, Albay  4 bin 500 TL/ kıdemli profesör 4500 lira alıyor.Bu verilere YÖK’ün resmi sitesindeki raporlarda da değinilmektedir. Bilime, eğitime, kültüre, sanat verilen önemi anlamamız açısından son derece önemli bir ölçüt. Açık öğretim mezunu bir fakülte sekreteri memurun maaşı Doçente denk neredeyse. Öğrencisi mühendisin kazancı hocasından fazla. Hakkıdır, herkes hak ettiği geliri alsın lâkin böylesi bir kıyası hangi akıl mantık, insaf ve vicdanla izah edebiliriz.

Ülkemizde devlet kadrolarında profesörden daha fazla maaş alan pek çok istisnai memuriyet vardır. Dünyada profesörlükten daha üst bir ihtisas ve uzmanlık var mı? diye merak ediyor insan. Alt kademeler yardımcı doçentler, öğretim görevlileri ve okutmanlar, araştırma görevlileri bu maaşlarla hangi literatürü takip ederek, Türkiye’yi bilim ve kültürde çağla kulaklaştıracak.

YÖK, o günlerden bu güne en az üç kat yetkileri artırılarak merkezileşmiş durumda. Usta- çırak ilişkisi ve gelenek zinciri yok edilmiş.100 yılını geçmiş üniversitelere Ankara’dan kadro atanıyor. Öğretim üyelerine güvenmeyen bir sistem.Bu anlayış üniversiteyle nasıl izah edilebilir.

Hocaların süreçte hiçbir inisiyatifi kalmamış. Yüksek lisans doktora programlarında, enstitülerin işleyişinde büyük aksaklıklar var. Enstitülerimiz AR-GE ve yayın yapacak, literatür üretecek donanımdan uzak. Türkçe yayın ve neşriyat yapmak 

2009 yılı sonu itibariyle Türkiye’de merkez, fakülte, yüksekokul ve şube kütüphanelerinin sayısı 435 adettir ve bu kütüphanelerdeki  basılı ve elektronik kitap sayısı16.302.983 adettir. Bu sayı dünya ölçeğindeki herhangi bir üniversitede tek başına bulunan kitap sayısı kadardır.

 [Bu konuda bk.,Sami Çukadar vd, “Türkiye’de Üniversite Kütüpheneleri Mevcut Durum ve Gelecek”(1)

Yakın coğrafyalarımızın, havzamızın, ilgi alanlarımızın, nüfuz alanlarımızın, kültür coğrafyamızın envanter ve literatürüne hakim değiliz. Onun içindir ki Selçuklu-Osmanlı siyasi idari teşkilatımızdaki Halep vilayetinde Türk yaşayıp yaşamadığını bilmiyoruz.(2)

TÜRK DÜNYASINDAN ÜRETİM YOK

Dünkü Rakka eyaleti, 1864 taksimatında Halep Vilayeti olan kültür havzamız birdenbire Rojava oluveriyor. Keza Musul vilayeti başka bir şey. Muhafaza ve muhafazakârlık bu olsa gerek.

Bu araştırmaları yapıp idareye ve karar alma mekanizmalarına sunacak akademik yapı, Türkoloji enstitüleri regional studies [bölge araştırmaları] yok denecek kadar az ve işlevsiz. 1960-1993 yılları arasında Indiana Üniversitesi, Ural Altay serisinden bölgedeki Türk halkları ve Avrasya’daki diğer halklarla ilgili 150 ciltlik bir bilimsel neşriyat gerçekleştirdi. Çokça nutuk attığımız ama çokça bilmediğimiz Türk dünyası konusunda Rusça, İngilizce kaynaklar Türkçe’dekinin abartmasız onlarca katıdır.(3) Bizim TTK ve TDK ihtialden sonra yanaşık düzen mantığıyla Suat İlhan Paşa’nın doğaçlama stratejisiyle el yordamıyla bir şeyler yapmaya çalıştı. Çok yetersiz, kifayetsizdi.

Nitelikli bir Türkoloji kütüphanemiz yok. Bir araştırma perspektifi ve Türkoloji politikamız yok.

Tarla kenarlarını, apartmanlara, kasaba irisi Anadolu şehirlerine plansız ve düzensiz olarak üniversiteler doldururken, gelişmiş bir kütüphaneyi elektronik ortamda bu gençlerimizin ve araştırmacılarımızın hizmetine açma fikri kimsenin aklına gelmiyor.

Kitap’tan alınan KDV sıfırlanmalıdır. Kitap ve neşriyat kargosu en alt düzeye indirilmelidir.Yabancı literatürü çeviren yayıncılar belli bir programla teşvik edilmeli, desteklenmelidir.Bu şekilde literatür ve teorik bilgi açığımız süratle kapatma yoluna gitmeliyiz.

Geçmişteki performans yetersizdi, günümüzde alan hepten alan boşlanmış. TTK Abdülhamit ve Vahdettin’le gündemi dolduruyor. TDK bolca “fiil çekiyor”. Türk dünyası gündemi hepten rölantiye alınmış. Diğerlerini saymaya bile gerek yok.

DÜNYA TÜRKİ’Yİ NASIL ÇALIŞIYOR

Büyük devletler, Türki’yi çalışırken ve konuşurken muhakkak İlimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsüyle koordine eder. Zaten a,b, c seçenekli olarak bütün meseleler çalışılmış durumdadır. ABD’ de Rusya’da da böyledir. Emperyal süreçler böyle işler.

Osmanlı, Osmanlı demekle o siyasi ve idari mirası anlamış olmazsınız. Osmanlı’nın Batum ve Ahıska, Şam, Halep  defterleri hane hane demografiyi bilir, kaydeder.Büyük devlet böyle olunur.Bizim elimizde bu veriler bile kullanılabilir vaziyette değil.

 “DÖKÜLDÜ LİRALARIM TOPLAYAMADIM”.

11 yılda 5 milli eğitim bakanı değişti 5 ayrı birbirinden kopuk uygulama .Öğretmen yetiştirmeden, ders kitaplarına, pedagojik formasyondan, mesleki eğitime bütün süreçler savruk ve intizamsız, bilim dışı.

Dershaneler bu aksak sistemin bir nevi afyonu gibi bir ölçüde acıyı dindirmeye yarıyor. At yarışı gibi bir seçme sınavında bu bir ihtiyaç olarak var olacaktır. Dershaneler okulların bilgi açığını kapatan kurumlar değildirler. Öyle olsaydı kolejler ve fen liseleri dershanelerde yatıp kalkmazlardı.Pek çoğu bununla da yetinmiyor “bilmiyorsa öğrensinler “ kayıt dışı özel ders alıyorlar”.

Gerçek bir eğitim düzenini bilimsel, akademik, (gücü yetmeyenlere parasız) bir eğitim sistemini,insan gücü planlamasını, yaparak, yaşayarak sorgulayarak tartışarak öğrenmeyi kimse konuşmuyor.

Müsteşar eğitimci değil, eğitimle ilgili bir donanımı yok.

Bakan Nabi Avcı “Enformatik Cehalet” kitabının yazarı bir entelektüel olarak kendi biyografisinin trajedisini yaşıyor. Dijital devrimi! zat-ı alilerine yaptırdılar. Microsoft patronu bile dijitalin eğitimi ve yeteneği öldürdüğünü söylerken bakanımız lal ü ebkem kaldı. Ne yazık! Ne a acıklı.

Hiçbir şekilde yapılan tartışmalar daha iyi bir eğitim amacına dönük değil.

Amerika’yla yaptığımız 1949’ daki ikili eğitim antlaşması ile Milli Eğitim! politikalarına müdahalelerini ve etkisini bilmiyoruz bile. Bunu en koyu sosyalistler de milliyetçiler de merak etmiyorlar. Bugüne kadar mecliste tek bir soru önergesine dahi konu olmadı. Pek çok sağ iktidar suhuletle bu işi götürdü.Antlaşma hala yürürlükte.

Merak edenler antlaşmanın İngilizce ve Türkçe tam metnini okuyabilirler.(4)

1997’de başlatılan eğitim’de yeniden yapılanma/yalpalama programı ve Dünya Bankası telkinleri ile yapılan tufeyli uygulamalardan sonra eğitim Türkiye’de külliyen tasfiye edilmiştir.

Bugün pedagoji programlarımızda eğitim felsefesi diye bir ders kalmamıştır. Felsefesi olmayan bir eğitim nasıl olabilir.?

Türkiye’de olur.

Küçük sunular, power pointler, hizmet içi eğitimler “oldu da bitti maşallah”.

Bir sosyal yapı ve sistem için öngörülen hiçbir çözüm başka bir sosyal yapıya aynen aktarılarak işletilemez. Sosyoloji de bilmez bunlar.

Türk milleti bu kısır döngüyü aşabilmek için bilimin, sanatın ve kültürün yol göstericiliğinden başkaca bir sihirli formüle kulak asmamalıdır.

Siyasi partiler, düşünme ve üretme süreçlerinden entelektüelleri basit kasaba kaygıları ile dışladıkları, ahibbaları ile ıhlamur içip yarenlik edip vakit öldürdükleri  müddetçe meşruiyet krizi, temsil sorununu giderek ağırlaşan bir biçimde yaşamaları kaçınılmaz. Bu yaklaşımla çözüm odaklı gerçek bir alternatifi ve siyasal dili kuramazlar.

Türkiye’nin eğitim çınarı Fatih Eğitim Enstitüsü’nün [şimdi KTÜ ye bağlı Fakülte] 50. Kuruluş yıldönümünü kutluyorum.Fatih Eğitim TDE Eğitimi Bölümünde göreve başladım.C Blok’ta en üst katta görev yaptım, anmam lazım.Türkiye Cumhuriyeti bir öğretmen projesi olarak inşa edildi.Eğitim camiası bütün erozyonlara rağmen bu görevin şuurunda olarak hareket etmelidir.Bu vesileyle bütün öğretmenlerimizin öğretmenler gününü tebrik ediyorum.Ahrete irtihal eden büyüklerimizi, öğretmenlerimizi rahmetle anıyorum.

Sağlıkla kalın.

PROF.DR. KEMAL ÜÇÜNCÜ

[KTÜ-TÜRKOLOG/ HALK BİLİMCİ]

Odatv.Com

Kaynaklar:

1- http://www3.dogus.edu.tr/scelik/makaleler/_uyk_2011_Bildiri.pdf].

2-[Konuyla ilgili Ümit Özdağ’ın değerlendirmesi bk.,http://www.21yyte.org/arastirma/milli-guvenlik-ve-dis-politika-arastirmalari-merkezi/2012/07/31/6692/dis-isleri-bakani-ahmet-davutoglu-halepde-turk-yok ].

3-[ayrıntı için bk., http://www.indiana.edu/~rifias/Publications_List.htm#uralt]. Bizim

4-http://photos.state.gov/libraries/turkey/461177/pdf/1t603.pdf - odatv

Etiketler : kemal üçüncü, erdoğan
  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
DETAY HABER Kategorisindeki Diğer Haberler
"Bu bir strateji ise sonu tehlikeli…"
"Eğer Başkanlık Sistemi Meclis'ten ve akabinde referandumdan geçer..
Yeniçağ Gazetesi yazrı İsmail Şahin yazdı...
İsmail Şahin yazdı...
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=